"Good morning, Colombus!"

IFJ / NYTIMES / Last.fm / Facebook
Recently listened to:
feed.informer

Photo

September
19

loopholes:

Photo

September
18

danceabletragedy:

закончу_потом_когда_нибудь

danceabletragedy:

закончу_потом_когда_нибудь


Photo


theartofanimation:

Rhads

www.thegermanistic.com

November
07

Yolda

August
15

Deliler yaşadıkları yerin pusulasıdır. Gösterdikleri yön hiç şaşmaz. Faulkner’ın pek sevdiği  deyimle ‘birinci sınıf bir yazar’, bu pusulaya bakarak bulur gitmesi gereken yönü. Sıradan hayatlar, toplumsal kurallar ve çekirdek aile mutluluklarından çıkmaz muhteşem anlatılar. Maalesef çıkmaz… Peter Pan bile bir aile trajedisi vesilesiyle yazılmıştır. Çünkü ‘mutlu düşünceyi yakalamak” için bile bir bedel ödemek gerekir. O bedel de karanlığı sevebilmektir, en azından sevmeyi öğrenmek… Aydınlığı bulabilmek için gereklidir bu…Öğrenmek ve sevmek yani…

Buradan yola çıkarak rahatlıkla söyleyebiliriz o zaman, hiç kimse Amerika’yı Jack Kerouac kadar sevmemiştir…

Saman yüklü tren vagonlarından, eski püskü bir kamyonetin arkasından ya da koldan vitesli, su gibi benzin yakan hurda bir arabanın camından öylesine izleyerek… Dilencileri, meczupları, tren rayları, çölleri, insansız kasabaları, tozlu benzin istasyonları, acılarını alkolün avuntusunda dindirmeye çalışan güzelliği kaçıklığından gelen kadınları, hayata tuhaf bir mesafeden bakan erkekleri, içlerine yer etmiş burjuva ahlakını ayrılamadıkları eşyalarını doldurdukları demirleri paslanmış bebek arabalarında bir caddeden diğerine götüren evsizleri ve tabii ki delileriyle…

Yolda’da anlattığı “Yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda her şeyi birden arzulayanlar, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen, yıldızların arasında örümcekler çizerek patlayan ve en ortalarındaki mavi ışığı görenlere, ‘vay canına’ dedirten o muhteşem sarı maytaplar gibi yanan, yanan, yanan”lara kimse onun kadar yakın olmamıştır…

Onları iyi, belki de Kerouac’tan bile daha iyi anlatan başkaları vardır elbette. Ama hiç biri Kerouac kadar onlarla birlikte yanmaya meyilli değildir. Bu yüzden aradan geçen onca yılın ardından Kerouac hala Keroac’tır, ‘Yolda’ ise hala yoldadır…

Bu henüz yolda olma durumu kitabın ve yazarının günümüze kadar bozulmadan aynı tazelikle gelebilmesinin en önemli nedeni kuşkusuz. Beat kuşağının takipçileri için de kutsal kitaplarının bu şekilde korunması elbette mutluluk verici. Ancak böylesi bir metnin artık farklı bir yerlerde konaklaması ve tabuları delip geçmek pahasına–en değişime açık gruplar en kapalı olanlardır çünkü- cesurca yorumlanması gerekiyor.

Bunu yapmaya gönüllü pek çok insan oldu bugüne kadar. Ama hiç biri Francis Ford Coppola kadar inatçı çıkmadı. O, tam 31 yıldır bu kitabı filmleştirmek için bekliyor. Çünkü 1979 yılından beri kitabın tüm sinemasal hakları ünlü yönetmenin American Zoetrope şirketinin elinde! Bu sinirleri geren bekleyişin kaynağında ise metnin görsele aktarılma zorluğunun ötesinde Coppola’nın mükemmeliyetçiliğinin yer aldığını söylemek mümkün.  

Ünlü yönetmen tam 31 yıldır filmi çekmek için pek çok kez adım attı, senaristlerle çalıştı, oyuncularla konuştu ama tüm bu başlangıçlar belirli noktalarda yarım kaldı. “İstediğim gibi olmayacaksa hiç olmasın” düsturuyla hareket eden Coppola bir film için bu kadar yıl beklemeyi de umursamadı. Ve nihayet doğru zaman geldi! Yönetmenin şirketi ilk defa ‘Yolda’ ile ilgili net açıklamalar yapıyor. Hatta oralardan gelen bilgiler doğruysa film bu ayın başında çekilmeye başlandı bile. Hem de ‘Motorsiklet Günlükleri’ filmiyle tanıdığımız Brezilyalı yönetmen Walter Salles tarafından.

Görünen o ki, Coppola sonunda bunun bir ekip işi olduğunu ve farklı senarist, yönetmen ya da oyuncularla çalışmanın işi bir yere götüremeyeceğini anladı. Çünkü kitabı pek çok senariste uyarlatmaya çalışan ama hiç birini beğenmeyen yönetmen, senaryo işini de Salles’in ‘Motorsiklet Günlüğü’nü uyarlayan  Jose Riviera’ya devretmiş. Yol hikayeleri ve uyarlama üzerine başarısı tecrübeyle sabit daha sağlam bir ekip bulunamazdı elbette. Bu yüzden başta Coppola olmak üzere herkes Kerouac’ın alter egosu Sal Paradise tarafından anlatılan ve yakın arkadaşı Dean Moriarty –elbette Neal Cassady-ile yaptığı bu yolculuğun hikayesini nasıl aktaracağını merakla bekliyor. İşi takip edenler  filmin en az kitap kadar sağlam bir kitleye sesleneceğini düşünüyor. Her ne kadar metnin şiirselliği bu işi biraz zorlaştırsa da… Bir Kerouac uzmanı olan David Brinkley’de bu nedenle ‘Yolda’yı filmleştirmenin riskli olacağı görüşünde. “Yolda’yı okuyanlar onun Birleşik Devletler’e bir güzelleme olduğunu bilir…” diyor Brinkley ve ekliyor “O kitap, sıfatlarından tanımlamalarına kadar bir çocuğun ülkesine aşkını anlatır… Saf şiirdir…” 

Bir şiirin nasıl uyarlanabileceğini ya da uyarlanamayacağını önümüzdeki yıl film gösterime girdiğinde hepimiz öğreneceğiz kuşkusuz. Eğer Coppola yine yarım bırakmazsa tabii… 

YOLDA’NIN HİKAYESİ

 ”Senin yolun hangisi oğlum? Mübareklerin yolu mu, delilerin yolu mu, gökkuşağının yolu mu, süs balıklarının yolu mu, yoksa her yol mu? Herkes için her yerde bir yol var nasılsa. Kim nerde nasıl?”

Beat kuşağı denince akla ilk gelen isimlerden biri olan Jack Kerouac’ın efsanevi kitabı On The Road geçtiğimiz yıllarda Amerika’da sansürsüz olarak tekrar basıldı. Yazıldıktan altı yıl sonra, 1957’de yayınlanabilen ve ilk yılında 3.5 milyon satış rakamına ulaşan bu ilginç kitabın en büyük özelliklerinden biri ise yazılış şekliydi kuşkusuz.

Kerouac kitabını 3.5 metrelik ruloları birbirine yapıştırarak elde ettiği ve bir cetvel yardımıyla kesip biçerek daktilosuna takılacak boyuta getirdiği 37 metrelik rulo bir kağıda yazmıştı. Üstelik bu orijinal metin herkesin bildiği On The Road’dan epeyi farklıydı.  Ama orijinalinin içeriğini bilen ünlü beatniklerin yıllar yılı kitap hakkında ‘değiştirilmemiş hali buna bin basar’ yollu açıklamaları kar etmedi. On The Road yıllarca ilk basımındaki sansürlü haliyle çıkarılmaya devam etti. Satışları da yarattığı tartışmalar da yıllar boyunca hiç azalmadı. Bir şehir efsanesi haline gelen ve içeriği hakkında sürekli mitler yaratılan orijinal metin ise uzun yıllar boyunca meraklı gözlerden uzak kaldı.

Oysa Jack Kerouac her ne kadar yaşantısı ve yazdıklarıyla tartışma yaratan bir yazar olsa da kitabını 37 metrelik bir ruloya yazmayı tasarlarken amacı kesinlikle gündem yaratmak değildi. Ünlü yazar sadece daktiloyla çalışırken kağıt değiştirmenin gereksiz ve zor bir iş olduğu, yaratıcı süreç esnasında aralardaki bölünmelerin metnin ve sözcüklerin gücünü öldüreceğini düşünüyordu. Zaten daktilosuna rulo kağıdı yerleştirip yazmaya başladıktan tam 3 hafta sonra -kahve ve benzedrin desteğiyle de olsa- kitabını bitirmesi, söylediklerinin kanıtı oldu. Edebiyat tarihinde bir ilk olan ‘Kerouac tekniği’ sonraları pek çok yazarı da derinden etkiledi. Edebiyatçıların ötesinde, beat takipçileri ve her kesimden okuyucu bu orijinal metnin içreğini merak edip durdu. Ama hiç kimse 90’lı yılların sonuna kadar bu çok özel metinden haber alamadı. Bilinen tek şey yazarın ölmeden önce evinde kaldığı arkadaşı Lucien Carr’ın köpeğinin kitabın giriş ve final bölümlerini yemiş olduğu ve kitabın uzun yıllardır New York Halk Kütüphanesi’nde saklandığıydı. Rulonun yasal sahibi ise en az Kerouac’ın yaşantısı kadar karışıktı. Kerouac 1969 yılında öldükten sonra mektupları, yazıları ve On The Road rulosundan oluşan arşiv, üçüncü eşi eşi Stella’ya, o ölünce kardeşi John’a ve John’dan da oğlu Tony Sampas’a miras kalmıştı. İşte edebiyat tarihinin bu en önemli metinlerinden birinin 2001 yılında gün ışığına çıkması da bu ‘pek duygusal’ yeğen Tony Sampas tarafından gerçekleştirildi.

Tony Sampas 2001 yılında neredeyse herkes 37 metrelik bu ruloyu unutmuşken ortaya çıkıp orijinal ‘On The Road’un artık okuyucuyla buluşması gerektiğini söyleyerek herkesi şaşırttı. Sampas’a göre rulo güvenlik amacıyla yıllardır kilit altında tutulmaktaydı ama edebiyat tarihi açısından bu çok önemli metni daha fazla saklamanın bir anlamı yoktu. Ve çok önemsiz bir ayrıntı da olsa ‘ailenin mali durumu pek iyi değildi, ödenmesi gereken faturalar’ vardı. Bu duygusal açıklamanın ardından 37 metrelik rulo meşhur Christie’s müzayede salonunda açık artırmayla satışa sunuldu. Açılış fiyatı 1 milyon dolardı ve herkes gözlerini kitabı alacak olan paralı sanat severe çevirerek beklemeye başladı. Müzayede salonunun uzmanlarından Chris Coover’ın ‘Ben Kerouac’ı Kafka, Joyce ve Proust’la aynı ligde değerlendiriyorum. Biz sadece çok önemli yazarların el yazmalarını satarız’ açıklaması ise satışın atışmalı geçeceğinin habercisi oldu. Gerçekten de kitabın satışı çok hararetli oldu.Yıllar önce aynı müzayede salonunda Kafka’nın 1920 basımı Dava’sına dökülen milyon dolarlara yakın bir para -2.2 milyon dolar olduğu söyleniyor- bir sanatsever tarafından gözden çıkarıldı ve On The Road sahibini buldu.

Ama sanatsever hiç de tahmin edildiği gibi bir edebiyat fanatiği değildi. Popüler kültüre dair ne varsa koleksiyonuna katmayı kendine ilke edinmiş İndianapolis’li bir futbol takımı sahibi James Irsay 37 metrelik ruloyu koltuğunun altına sıkıştırarak Elvis Presley ve Stevie Ray Vaughan’ın gitarlarının da bulunduğu koleksiyonun raflarından birine yerleştiriverdi. Artık herkes pop kültür meraklısı bu kaba saba adamın eline geçmesiyle orijinal metnin sonsuza kadar karanlıkta kalacağını düşünmeye başlamıştı ki, Irsay kitabı asla Kerouac hayranlarından uzak tutmayacağını ve gerekirse orijinal metnin sansürsüz olarak basılması için elinden ne gelirse yapacağını açıklayarak herkesi şaşırttı. Ve yine kimse ondan sözünü tutmasını beklemezken James Irsay 2004 yılında On The Road rulosunu Amerika turuna çıkardı. İlk turneye çıkan kitap olma özelliğini taşıyan On the Road, Amerika Birleşik Devletleri’nde tam 13 noktada beat hayranları tarafından coşkuyla karşılandı. Verdiği sözlerin sonuncusunu da Irsay geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdi. On The Road’ın 37 metrelik rulosu harfi harfine ‘On The Road:The Original Scroll’ adıyla basılarak nihayet okuyucusuyla buluştu. Okuyanlar kitabın ilk basımındaki halinden gerçekten farklı olduğunu söylemenin ötesinde, şimdiki içeriğiyle edebiyat tarihinde pek çok şeyi değiştireceğini de savunuyor. Kerouac yaşasaydı kitabının başına gelenlere ne derdi bilinmez. Ama kitaptaki Dean Moriarty karakterine ilham veren yakın arkadaşı Neal Cassady’ye bir mektubunda ‘Şimdiye kadar yazdığım en iyi kitap’ sözleriyle bahsettiği On The Road bu maceranın sonunda artık özgürce yoluna çıktı. 37 metrelik rulo ise Elvis’in gitarının yanında gün sayarken sanırız en çok Kerouac’ın daktilosunda takılı olduğu günleri özlüyor.

Kerouac’ın sevgilisi Joyce Johnson’dan On The Road

 

On The Road’un orijinal metni yayınlanır yayınlanmaz medya eski beat kuşağı üyelerinin kitapla ilgili görüşlerini geniş bir şekilde yayınlamaya başladı. Joyce Johnson da bu isimlerden biri. Johnson, beat kuşağının yazdıklarıyla edebiyat tarihini derinden etkileyen Allen  Ginsberg ve Jack Kerouac gibi üyelerinden biri olamasa da, tanıklık ettiği dönemlerin değerini hala koruyabilen önemli üyelerinden. Orijinal metni çıktıktan sonra, daha yeni okuma şansına erişen ve büyülendiğini söyleyen Joyce Johnson’a göre üç haftada yazılan bu efsane kitap aslında çıkmadan çok daha önce yazarı tarafından  tasarlanmaya başlamıştı. Kerouac’la 21 yaşında genç bir yazar adayıyken tanışan Johnson’a göre On The Road’un çıkışındaki en önemli etken Jack Kerouac’ın beat kuşağının gurusu sayılan Neal Cassady ile tanışması idi. ‘Jack 1947 yılında Neal’le tanıştıktan sonra iki yakın arkadaşın otostopla yollara düşmesine dair bir kitap tasarlamaya başlamıştı. Fakat yıllar içinde karakterini ve anlatacağı hikayeyi iyiden iyiye oturtabilmek için gerek tek başına gerek Neal’le birlikte ülkenin büyük bir bölümünü otostop yaparak gezdi. Kitap bu yolculuklarda oluştu. Yıllar yılı düşünülerek tasarlandı’ diyen Johnson’a göre, Cassady hayatın içindeki sıradan duruşuyla bile olağanüstü bir roman kahramanıydı. Kerouac, Cassady’yi kaybettiği kardeşinin yerine koymuştu ve onunla ayrı yerlerdeyken bile mektuplaşmaya devam ederek ana karakterini adım adım oluşturmuştu. Kerouac’ın bu tutkusu sayesinde de Neal Cassady’yi bir kuşağın kahramanı haline getiren meşhur On The Road karakteri Dean Moriarty ortaya çıkmıştı. Ama Johnson’a göre beat çevresinin gerçek yaşamını hiç bir sansür uygulamadan, olduğu gibi kağıda döken Kerouac kitabı yazdıktan sonra basılması için beklemek zorunda kalmıştı. Rulo kağıtları editörün nasıl okuyacağını soran yayıncılardan, içeriğin çok sert olduğunu söyleyenlere kadar pek çok kişiyle altı yıl boyunca uğraşmak zorunda kalan Kerouac en sonunda 1957’de bir editörle beraber çalışarak, orijinal metni tek sayfalara geçirmiş ve içerikte bir takım değişiklikler yapılmasına göz yummuştu.

Cassady için ‘Neal konuşurken vurucu sözler kullanır ve çılgınca bir fikirden diğerine atlardı. Arka sokak külliyatına ve argosuna da ciddi bir biçimde hakimdi. Ve tüm bunları şiirsel bir dille anlatabilmeyi beceriyordu. Ama tüm anlattıkları kağıt üzerine döküldüğünde kaba ve kötü duruyordu’ diyen Johnson yazısında Cassady’nin gerçekten de beat kuşağı için çok önemli bir karakter olduğu konusunda herkesle hem fikir. Ama kitabın başarısındaki asıl maharetin de Jack’in Neal’deki özellikleri çok çarpıcı bir şekilde yansıtabilmesine bağlıyor.

Beat’lere dair…

 

(Hal Chase, Jack Kerouac, Allen Ginsberg, William S Burroughs, Morningside Heights, New York City,  1944 sonları ya da 1945’in başı. Bu fotoğraf çekildiği sırada Allen ve Hal West 115th Street’de bulunan Joan Vollmer apartmanında bir odayı payaşıyordu.  William and Jack bu odanın sürekli ziyareçsiydi.) 

“Üç arkadaş bir jenerasyon eder mi?”

*Beat kuşağı aslında bir grup Amerikan edebiyatçısının 1950’li yıllardan 60’ların başına kadar geçen bir dönemde yarattığı fenomene denk düşen bir terim. Hippileri hazırlayan kuşak olarak anılan beatler hiç bir zaman tüm bir kuşağa malolacak kadar kalabalık olmadı. Fikirleri kitlelerce kabul görse de aslında beatler bir kaç yazarın belirli bir fikir çerçevesinde bir araya gelip sonraları aralarına katılmak isteyen başka yazarlarla kalabalıklaşmasından başka bir şey değildi. Hatta bu durum sonraları bir kuşak olarak anılan grubun önemli isimlerinden Gregory Corso ve Gary Snyder  tarafından ‚üç arkadaş bir jenerasyon etmez’ yollu espirilere de neden oldu.

*Grubun çekirdek kadrosu William Burroughs, Allen Ginsberg, Jack Kerouac’dan oluşuyordu. Beatler kalabalıklaşsa da bu kadronun yaratıları her zaman en önemlileri oldu. Allen Ginsberg’in hala çok sevilen Howl’u, William Burroughs’un Naked Lunch’ı ve Kerouac’ın On The Road’u beatnikler tarafından her zaman baş tacı edilen en önemli eserler arasında oldu. Grup, manifestosu sayılan yazıyı 1952 yılında New York Times’da yayınlayınca kitlelerce tanınmaya başlandı.

*Gruba sonradan katılan önemli isimlerden Neal Cassady diğerlerinden sınıfsal olarak farklı ve eğitimi neredeyse olmayan ilginç bir kişilikti. Pek çok kez evlenmesine rağmen bir dönem eşcinsel olan Allen Ginsberg’le de beraber olan Cassady büyüleyici karakteriyle beatlerin hemen hepsini etkileyip kitaplarında bir şekilde yerini alan önemli bir isimdi. Kerouac’ın yakın arkadaşı olarak onunla uzun zaman Amerika’yı otostop yaparak beraber gezen Cassady, On The Road’da Dean Moriarty, diğer Kerouac kitaplarında ise Cody Pomeray ismiyle geçti. Kerouac’ın desteğiyle yazmaya da başladı ama hiç bir zaman iyi bir yazar olamadı. Bir kahraman ve olağanüstü bir ilham perisi olarak beatlerin unutulmaz isimleri arasında anıldı.

*Ginsberg’e göre‚ beat bir tür çıplaklığa düşüvermek ve bu düşüşle beraber dünyayı daha özel ve sezgisel bir yoldan görme şansına sahip olmaktı. Bu yüzden beatler her zaman için yaşamın içinden gelen her şeyi kirli ve pis demeksizin en doğal haliyle alıp yine doğaçlama bir şekilde ortaya koymayı tercih ettiler.

 *Beatlerin hippi kuşağını eserleriyle hazırlamasında iki dönemin yaş olarak tam ortasında kalmış insanların etkisi büyüktü.“Beat olmak için çok gençtim hippi olmak için ise çok yaşlı diyen’ ve Guguk Kuşu’nun da yazarı olan Ken Kesey bu isimlerden biriydi. Kesey sonraları Merry Pranksters adlı bir grup kurararak rengarenk boyadığı Furthur otobüsüyle Amerika’yı dolaşmıştı. Kesey’nin bu yüzden beat ve hippi kuşakları arasındaki en önemli bağlantı olduğu her zaman söylendi. 

 

A Turkish Communist in Greek Civil War

August
10


 

It was definitely the most interesting film in the 29th International İstanbul Film Festival. Not only because it was showing the unknown side of a Turkish political hero, but it was lightning a very dark area about European countries’ near past that young generation would hardly know. 

I’m talking about the documentary about Mihri Belli, ‘Captain Kemal: A Comrade’ of course! In his film, director Fotos Lampirinos focuses on the year 1946 in which Belli attended the Greek Civil War.

Belli is one of the most important figures in the political arena of Turkey. He’s a tough communist and in spite of his age he’s still in the zone with his comments, sayings, works and even with his existence. I made an interview with him when the film released at the festival in 2008. As he was ill we made the interview with the help of his son Hayrettin Belli.  Here’s that ‘talk’. Not face to face but I now it’s all from heart.

 

Did you watch ‘Captain Kemal, A Comrade’?

Before all else, I have to say that the Turkish name of the film is not completely true. It has to be ‘Kapetan’ instead of  ‘Kaptan’. ‘Kaptan’ means ‘captain’ but ‘kapetan’ means ‘commandant’. We were calling guerillas ‘andart’ and their chiefs as ‘kapetan’ then. Guerilla- which is a spanish word – was not in the daily use.

And about the film… I watched it a few months ago. But I dont’t know if it was the final version or not. I told them to add some of my  younger photograps to the film. Did they add? I don’t know… It’s hard to find a photo of me which belongs to those years. We were not taken photos at the mountains during the war. There was one busybody who were taken photos of us. We destroyed his photos. Afterwards we’ve learned that he was a spy.

 When did you first meet Fotos Lampirinos? And what did you think about the documentary idea?

Fotos came to my house with a Turkish director. When he told me about the film, I thought that “So many people died,  I’m alive so that it’s my work to be done, to tell the things.” Anyway,  I wrote my memories about those years long ago: ‘Guerilla Memories- What Rigas Said’ published in 1987.

How did you attend the Greek Civil War?

I was in prison in 1944 because of the ‘Progressive Youth Association’ case.

What was the reason?

I was the assistant of the famous professor Neumark at İstanbul University -Economics. We hang a banner between the two minarets of Nurosmaniye Mosque with a friend. ‘Saraçoğlu is a facist’ was written on the banner and Saraçoğlu was the president of Turkey at that time. When we were hanging it my friend Tahsin Berkem had fallen and got injured. The police had followed the blood and caught us.

I stayed in Sansaryan Han* nine months and then transferred to Harbiye Prison. Afterwards they decided to send me to exile but I escaped to Marseille with a ship. Tom Criton, the captain of the ship, was my friend. From Marseille, I went to Paris. There I met with friends from the Greek Communist Party. They were looking for someone who would publish a turkish newspaper. I got the job.

At that time I didn’t have a chance to go back Turkey and have an active position in politics. So I deçided to go with them. First, out of Sofatya we went West Thrace. Then we got Rodop Mountains. When we reached the place, I attended the war. They made me the group commandant and named this group ‘Ottoman Troop’.

How old were you at that time?

It was 1946 and I was 31 years old

Why they called you Kemal?

Lambros named me. He was the north side’s political commandmant. ‘You need a name’ he said and added ‘ Here, Turkish and Pomak people love the name Kemal. So your name will be Kemal’ He was impliying Mustafa Kemal Atatürk of course.

What was the reason of that war?

Army we were fighting against was formed shortly after the II. World War. In Greece, German occupancy finished and England occupancy began. They told everyone that andarts are communists and they formed an army consisted of German collaborators. This army started to kill resistance groups when they were returning home from the war places. In 1 May meeting with a provocation they killed hundreds of people. So that Communist Party decided to go to the mountains.

Those were interesting times of the history. Half of the European countries have been oriented towards socialism. The communist parties are dominant in spite of American occupancy. We were honestly believing that all the people in the world would be equal and free soon. Greek Civil War was the only war in Europe at that time. 

How many years did you stay there?

At first, 2 years. Then I got injured and stayed 6 months in Bulgaria and Soviet Union. I’ve  underwent operation 3 times. When I got better I turned back. But it was a short stay. I was a political commisioner at first. Then, they learned that I worked as a reserve officer in Turkish Army, they started to give me military jobs. There were so many beatiful anecdotes about those times.

For example?

For exameple when I got injured two andarts transported me, a man and a woman. When we got the Bulgarian border, Bulgarian soldiers helped them to carry me. I told them “Injured is Turkish, transporters are Greek and Bulgarian. At last we formed the balkan federation here’.

 (1968-1969 Bellis are in their home at Küçükesat, Ankara. Mihri and Sevim Belli. Their children Hayrettin Belli (dark tshirt) and Emre Belli (who is a heart surgeon in France now.) This house was a gathering place for communists and revolutionists at that time)

For this film you’ve returned to Greece and saw your friends…

 Yes, I saw a few of them. We talked about the old days. There were smart little kids who were helping us. I saw them too. They all became at least 70.

How did you feel when you saw them after all those years?

We have travelled to those mountains two years before. I thought the same thing when I went for the documentary again: The mountains’ beauty! At those years we didn’t have time even for sleeping. During my first 2 years I slept maximum 2 hours. I never picked my boats off except for washing.

Your friends there… Still just like you? Strong beliefs and hard work for politics…

The ones I met are just like me. But of course there are some who discontinued a connection with politics. But they are all partisans still.

  

Fotos Lamprinos / Director

I heard the story of Mihri Belli from a friend in May 2007. Shortly after, I decided to shoot his story as a documentary. We made some of the shootings in İstanbul and some of them at the places which war took place. Mihri Belli came with us to those places and told us the events. He met with his friends there. The most interesting part of the film for me is the audience’s reaction in Greece. Come backs were awsome. All liked the film so much.

NOTES

 *Sansaryan Han

Sansaryan Han used as a inn for years. Turkish police department used this place as their office during 40’s. Almost all poltical prisoners of time has been stayed there. One of them was Mihri Belli. The building is known as ‘torturehouse’ by  public and people who stayed there.  It is used as a court of law now. 

**Who’s Mihri Belli?

He was born in 1916 in Silivri, Turkey. His father was Urfalı Mahmut Hayrettin Bey. He had directed  the Thrace resistance during the Turkish War of Indepence. Mihri Belli went to America for education in 1936. He met the marxist and communist idea there. He attended to youth, black and worker movements. When he returned to Turkey in 1940 he became a member of Turkish Communist Party. Then he started to work at university. He was the assistant of Professor Neumark. After 4 years of work, he sent to prison because of the ‘Progressive Youth Association’ case in 1944. He attended to Greek Civil War as a guerilla.

He returned to Turkey in 1950. He got caught because of travelling without passport and with a gun. He released shortly after. But in 1951 he again caught by police because of the Communist Party Case. He wrote so many books and articles. Because of his thoughts he was accused so many times. He was also active in 68 movements in Turkey.

After the 12 March 1971 Turkish coup d’état he went overseas. For a time he was the guest of the Palestina Liberation Organization. He formed the Turkish Worker Party in 1975. He assasined in 1979. After the 1980 Turkish coup d’état he went overseas again. He lived in Middle East and Sweden for a while. In 1992 he returned to Turkey. From that year on he is living in İstanbul. In 2005 he exhibited the portraits he made under the name of  ‘Drawings From the Prison’. During his life he stayed in prison for 11 years and in exile for 18 years.


Yunan İç Savaşı’nda bir Türk komünist

March
17

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali yaklaştı. Program açıklandı 20 Mart’ta da biletler satışa çıkarılacak. Bu yıl ki filmler arasında en dikkat çekici olan ise pek çok bölümde ağırlıklı olarak Oscar yarışındaki  filmlerin gösterilecek olması. Festivalin gelenekselleşen bölümlerinden  NTV Belgesel Kuşağı’nda da bu filmlerden ikisi bulunuyor: ‘The Cove’ ve ‘The Most Dangereous Man in America: Daniel Ellsberg and the Pentagon Papers’. En iyi Belgesel Oscar’ını almış olan ‘The Cove’ tanınmış fotoğrafçı Louie Psihoyos’un yönettiği bir film ve Japon balıkçıların yunus katliamını konu ediniyor. Judith Ehrlich ve Rick Goldsmith’in filmi ‘The Most Dangereous Man in America: Daniel Ellsberg and the Pentagon Papers’ ise 1971 yılında Pentagon belgelerini New York Times’a sızdırarak Vietnam Savaşı’ndaki yalanları afişe eden Daniel Ellsberg’in öyküsünü anlatıyor.

Geçtiğimiz yıl da NTV Belgesel Kuşağı’nda buna benzer ilgi çekici ve izlenmeye değer filmler vardı. Bu filmler arasında aklımızı en çok çelenlerden biri ise yakın tarihimimizin önemli isimlerinden Mihri Belli’nin Yunan İç Savaşı’na katılımını anlatan ‘Kaptan Kemal: Bir Yoldaş’dı kuşkusuz. Memleketimizin bu anlı şanlı komünistinin çok az bilinen macerasını anlatan film sayesinde ben de siyasi tarihimize damgasını vurmuş Mihri Belli’yle bir röportaj yapabilme olanağını yakalamıştım. Bu röportaj kendisinin sağlık durumu nedeniyle oğlu Hayrettin Belli’nin ve Sevim Belli’nin çabaları sayesinde yazılı olarak gerçekleşti. Ama Mihri Belli’nin yanıtları o kadar içten ve yazılı da olsa kendisiyle söyleşmesi o kadar keyifliydi ki yüz yüze gelmiş kadar olduk.Yakın tarihin bu çok az bilinen ilginç hikayesini geçmişin sayfalarında toza dumana karışmadan bir kez daha buraya koymak istedim. Gazetede yer azlığından kısaltmak zorunda kaldığım söyleşinin tam halini burada yayınlıyorum ilk kez. 

‘Kaptan Kemal, Bir Yoldaş’ adlı belgeseli seyretme imkanınız oldu mu? 

Bir kere başlığın ‘Kapetan Kemal’ olması lazım, Yunanca’da ‘Kapetan’, kaptan değil kumandan anlamına gelir. Gerillalara ‘andart,  gerilla şeflerine ‘kapetan’ denirdi. İspanyolcadan gelen gerilla sözcüğü yoktu o zamanlar. Filmi, bundan birkaç ay önce seyredebildim ama son hali miydi bilmiyorum. ‘Hiç gençlik resmimi koymamışsınız’ demiştim. Acaba koydular mı? Ama o döneme ait bir resmimi bulmak zor biraz çünkü dağda resim çektirmezdik. İşgüzar bir adam vardı resim çeken. Onun çektiklerini imha etmiştik. Adam sonradan casus çıktı. Ama ondan birkaç yıl önce Edirne’de yedeksubay askerlik yaparken epeyi resmimiz var.

Yönetmen Fotos Lamprinos’la ilk ne zaman tanıştınız ve kendisi hayatınızın bir dönemini belgesel haline getirmek istediğinde neler hissetiniz?

Fotos bizim eve geldi bir Türk rejisör arkadaşla beraber. O zaman tanıştık. Böyle bir talepten bahsettiğinde: “Bir sürü insan öldü, biz tesadüfen ölmedik, belgesel yapma işi bize kaldı” diye düşünmüştüm. Oysa ben “Gerilla Anıları-Rigas’ın Dediği” isimli konu ile ilgili anı kitabını 1987’de yazmıştım. Önce korsan basılmış, sonradan belge yayınlarından çıktı. Yunancası ise daha yeni basıldı.  

Belgeselin hazırlık aşamalarında yönetmenle beraber mi çalıştınız yoksa yönetmen hazırladığı  taslağı sizin onayınıza mı sundu?

Hiç  beraber çalışmadık. Bir taslak falan da görmedim. Sorsalardı  fikrimizi söylerdik. Ama biz bu film işlerinden anlamayız. 

Yunan İç Savaşı’na nasıl katıldınız peki?

İleri Gençlik Birliği davasından 1944’te hapse düştüm. O zaman İstanbul İktisat Fakültesi’nde meşhur hoca Neumark’ın asistanıydım. Onun derslerine girip anlattıklarını tercüme ediyordum. Nurosmaniye Camii’nin iki minaresi arasına ‘Saraçoğlu faşisttir’ yazılı mahya (pankart) asmıştık. Beraber olduğumuz arkadaş Tahsin Berkem düşerek yaralandı. Polis kan izini sürerek bizi buldu. Bizi İleri Gençlik Birliği Davası’na soktular… 9 ay o zaman 1. Şube’nin bulunduğu Sansaryan Han’da gözaltında tecritte kaldım. Sonra Harbiye Cezaevi’nde 2 yıl… Çıkışta sürgüne gidecektim ama Amerika’dan kaptan arkadaşım Tom Criton olarak gemisiyle İstanbul’a gelmişti. ‘Paris’e gidiyorum’ diye laf çıkarıp, onun gemisi ile Marsilya’ya kaçtım. Oradan da Paris’e… Paris’te Yunan Komünist Partisi’nden arkadaşlar Türkçe gazete çıkarabilecek birini arıyorlardı. Bana “Biri var mı?” diye sordular. “Benim” dedim. Türkiye’de tutuklamalar başlamıştı zaten. Yurda dönüp, aktif bir görev yapabilme olanağımız yoktu. Sofatya üzerinden Batı Trakya yani Rodop dağlarına ulaştık. Bulgaristan’dan Rodop dağlarına beraber geçtiğimiz adamın, meşhur kumandan Lassanis olduğunu sonradan öğrendim. Savaşta beni grup kumandanı yaptılar, grubun adını da Osmanlı taburu koydular. 

Daha önce Yunanistan’da bulunmuş muydunuz bu gidişten önce?

Belgeselde de söyledim benim Yunanistan’a ilk gidişim 16 yaşında, lise talebesi iken mekteple beraber olmuştur. Orada geçirdiğimiz 15 günde hepimizin bakışı değişmişti zaten. Karşılamalarından Türk mihmandarın konuşmasını “yaşasın Yunanistan” diye bitirmesini, Yunan yetkililerin “Yaşasın Türkiye” demesini yadırgamıştım. 15 gün sonra, geziden dönerken yapılan törende tüm kalbimle “yaşasın Yunanistan” sloganına katıldım.  

Bu savaşa katıldığınızda kaç yaşındaydınız?

Yunanistan’a 1946 sonunda ayak bastım. 1915 sonu doğumlu olduğuma göre 31 yaşındaymışım.

Komünistlerin dağda verdiği bu mücadelenin sebebi neydi peki? 

Yunanistan’da bu ordu aslında Hitler Almanya’sının işgaline karşı oluşmuştu. Zaferden sonra Yunanistan İngilizlere kaldı ve İngilizler andartlar komünist diye ilk iş olarak Alman işbirlikçiliği yapmış faşistlere silah dağıtıp işbirlikçi faşistlerden nizami ordu kurdular. Bunlar da evlerine dönmüş olan direnişçileri tek tek evlerinde avlamaya başladılar. 1 mayıs mitinginde de bir provokasyonla yüzlerce insan öldürülünce parti dağa çıkma kararı almıştı. Tüm Yunanistan’da kırsal bölgeler ve dağlar tamamıyla bizim elimizdeydi. Gümülcine’ye, İskeçe’ye girip çıkabiliyorduk. Dönemden söz etmek gerekirse, Avrupa’nın yarısı sosyalizme yönelmişti. İtalya ve fransa’da Komünist Partiler, amerikan işgali olmasa egemendiler. Tüm dünyada insanlar kısa zamanda, eşit ve özgür yaşayacak umudu vardı. O sıralarda Avrupa’da süren tek savaş bizimkisi idi. Asya’da da Çin devrimi de sürmekte idi. 

Size orada Kaptan Kemal diyorlarmış. Bunun özel bir nedeni var mı?

Lambros koydu benim adımı.  Kuzey bölgesi siyasi kumandanı idi. “Sana bir isim lazım” dedi. “Burada Türkler, Pomaklar Kemal adını severler, adın Kemal olsun”. Mustafa Kemal’i kastediyordu. 

Orada ne kadar kaldınız, bu kaldığınız dönemde neler yaptınız ve ne zaman geri döndünüz Türkiye’ye?

Önce 2 yıl. Sonra yaralandım 6 ayım Bulgaristan ve Sovyetler’de geçti 3 ameliyat oldum. Sonra tekrar döndüm kısa bir süre için. Önce siyasi komiserdim. Türk ordusunda 3 yıl yedeksubaylık yaptığımı  öğrendiklerinde askeri işler verdiler. En kısa zamanda da bizim “Osmanlı Taburu” kuruldu.

Yaralanınca beni bir katırla biri kadın biri erkek iki andart taşıdı. Bulgar sınırına gelince Bulgar askerleri de katıldılar. “Yaralı Türk, taşıyanlar Yunan ve Bulgar, işte Balkan Federasyonunu kurduk” dedim onlara. 

Belgesel için Yunanistan’a geri dönüp savaştığınız yerleri ve o dönemdeki arkadaşlarınızı  yeniden görmüşsünüz doğru mu?

Evet, hayatta olanlardan bazılarını gördük. Onların hatırladıkları, benim hatırladıklarım harmanlandı. Eski günleri yad ettik. Gerilla’ya yardım eden afacan çocuklar vardı, şimdi 70’lik olmuşlar… 

Aradan o kadar yıl geçtikten sonra belgesel için yaptığınız bu geri dönüş siz neler hissetirdi?

Ondan bir iki  yıl  önce de gezmiştik o dağları. O yıllarda durup düşünecek, hatta uyuyacak vaktimizin olmadığını, dağların güzelliğini seyretmeye fırsat bulamadığımızı düşündüm. O 2 yıl boyunca sanırım 2 saatten daha uzun bir uyku hiç  uyumamıştım, o da dalların  üstünde. O iki yılda ayak yıkamak dışında hiç bot çıkarmadım.   

Arkadaşlarınız hala sizin gibi inançlarından taviz vermeden yaşamaya devam ediyor mu?

Benim karşılaştıklarım ediyorlar. Ama yıllara yenilip alakası kesilenler de var. Yine de hepsi partili…

Türkiye’nin şu andaki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ülkenin görece bağımsız olduğu çocukluk ve gençlik dönemlerimizden sonra Türkiye 1950’lerden beridir peyk. Bugün her zamankinden daha fazla bağımlı. Tekeller ve emperyalistler işine gelmeyecek hükümeti 1 günde ekonomik olarak devirecek kadar güçlü.

Günümüzde genç insanların politika ile ilgilenmemesi Türkiye’nin geleceği açısından bir dezavantaj oluşturuyor mu sizce?
12 Eylül rejimi hala devam ediyor. Halkın üzerinde büyük bir yıkım bıraktı, özellikle en bilinçsiz kesimlere de büyük korku saldı. Siyasetten uzak gençler bunun eseri. Türkiye’de nesiller 30 yıldır 12 Eylül tezgahının bedelini ödüyor. Bu gidişle daha da ödeyecek. Genç nesli pasifize edip güdük ve kadersiz bırakmak ancak 12 Eylül gibi işbirlikçi ve emperyalist çıkarlara hizmet eden bir düzenin ürünü idi. Gençleri siyasetten korkutarak ülkenin geleceğini ipotek altına almak vatanı satmaktan, farklı bir şey değil.

(Fotoğrafta 1968-1969 yılında Küçükesat’taki evlerinde Belli ailesi. Mihri ve Sevim Belli’nin yanındakiler düz koyu renk tişörtlü olan Hayrettin Belli. Diğeri ise o zamanlar 7-8 yaşlarında olan şimdi Fransa’da kalp cerrahlığı yapan Dr. Emre Belli. Bu ev o yıllarda o ev bütün Dev-Genç’lilerin akşam görüşmeye geldikleri yerdi. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi dönemin tanınmış isimleri İstanbul’dan her geldiğinde Belli ailesini bu evde sık sık ziyaret ederdi.)


Fotos Lamprinos / Yönetmen 
Kaptan Kemal yani Mihri Belli’nin Yunan İç Savaşı’na katılmasıyla ilgili hikayeyi Mayıs 2007’de bir arkadaşımdan tesadüfen öğrendim. Kısa bir süre sonra da bu konuyu belgesel olarak işlemeye karar verip çekimlere başladım. Çekimlerin bir bölümünü İstanbul’da yaptık bir bölümünü de Mihri Belli ile onun savaşa katıldığı bölgelere giderek gerçekleştirdik. Belli filmde bize hem olayları anlattı hem de bu olayları anlattığı anı kitabından bölümler okudu. Ayrıca bu çekimler boyunca o dönemlerde birlikte olduğu bazı arkadaşlarını da gördü. Benim için filmin en ilginç yanlarından biri  Yunanistan’daki gösterimlerde izleyicilerin verdiği tepkilerdi. İzleyicini geri dönüşü çok etkileyiciydi. Çok iyi izlenimler aldık ve herkes belgeseli çok beğendi.

MİHRİ BELLİ KİMDİR? 

Mihri Belli, 1916′da Silivri’de dünyaya geldi. Babası Kurtuluş Savaşı yıllarında Trakya Direnişi’ni yönetenlerden Urfalı Mahmut Hayrettin Bey‘dir. 

Marksist düşünce ve devrimci eylemle 1936′da iktisat okumaya gittiği Amerika’da tanıştı. Orada gençlik ve işçi hareketlerine katıldı. Bir süre Missisipi’de zenci yarıcılar arasında faaliyet gösterdi. 1940′da Türkiye’ye döndü. TKP ile ilişkiye geçti. Belli yurda döner dönmez o sıralarda İstanbul il sekreteri olan ilk okul arkadaşı David Nea aracılığı ile illegal Türkiye Komünist Partisi’yle ilişki kurdu.TKP saflarında faaliyet göstermeye başladı. 1942 yılı sonlarında TKP’nin Merkez Komite üyeliğine getirildi. 1943-1944 yıllarında İstanbul üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Ordinasıus Profesör Fritz Neumark‘ın asistanlığını yaptı. Orada İleri Gençler Birliği‘nin kurucu ve örgütleyicilerinden biri oldu. 1944′de İlerici Gençler Birliği koğuşturmasında tutuklandı, iki yıl hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı. 1946′da yurt dışına çıktı. Yunan içsavaşına gerilla olarak katıldı. Demokratik Ordu saflarında tabur komutanlığına kadar yükseldi. Çatışmalarda iki kez yaralandı. Bulgaristan ve Sovyetler Birliği’nde tedavi gördü. 1950′de Türkiye’ye pasaportsuz girmekten ve tabanca bulundurmaktan tutuklandı ve kısa süre hapis yattı. Serbest bırakıldıktan sonra ertesi yıl, ünlü 1951 TKP tefkifatında tekrar tutuklandı. Yargılandı ve 7 yıl hapis ve iki yıl dört ay mecburî ikamet cezasına mahkum edildi. Mihri Belli ilk kez 1960’larda legal olarak, kendi adıyla konuşma ve yazma olanağını elde etti. “Türk Solu“ ve “Aydınlık Sosyalist Dergi“ adlı yayın organlarının yayınlanmasına yardımcı oldu. Bu dönemde de konuşma ve yazılarından dolayı iki kez tutuklandı, aylarca hapis yattı. Mihri Belli bu dönemde ünlü Milli Demokratik Devrim (MDD) tezlerini geliştirdi. Arkadaşlarıyla birlikte kitlesel bir nitelik kazanmaya baþlayan gençlik hareketinin Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi liderleriyle ilişkiye geçti. MDD kısa süre içinde gençlik hareketi içinde belirleyici bir etkinlik sağladı ve Türkiye’de, Avrupa ve Amerika’dan farklı olarak, 68 kuşağı gençlik hareketinin devrimci ve Marksist bir nitelik kazanmasında belirleyici rol oynadı.

12 Mart 1971 darbesinin ardından yakalanmamak için yurt dışına çıktı. Bir süre Filistin Kurtuluş Örgütü’nün konuğu oldu.. Ardından Türkiye’ye giriş yaptı. Ama birkaç ay sonra tekrar yurtdışına çıkarak Batı Avrupaya geçti. Orada bir süre kalarak “Yurtsever “ dergisinin yayınlanmasına yardımcı oldu. Ecevit’in önderliğindeki CHP’nin en büyük parti olarak çıktığı 1973 seçiminde Türkiye’deydi. 

1974 Af Yasasından sonra arkadaşlarıyla birlikte 1975′de Türkiye Emekçi Partisi’ni kurdu. 1979′da kendisine suikast giriþiminde bulunuldu. Saldırıda ağır yaralandı. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, 1981 sonlarýna doðru yurt dışına çıktı. Bir süre Ortadoğu’da kaldı. “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” nin kuruluşuna katıldı. Oradan İsveç’e geçti. 1992′de Türkiye’ye döndü. 

1996′da ÖDP, 2002 de de SDP kurucusu oldu. 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde Emek Barış Demokrasi Bloku – DEHAP listesinde İstanbul 1. bölgeden aday oldu. 2005te 50 yıl önce yaptığı portreler, “Hapisaneden Çizgiler” adı altında sergilendi.Toplam 11 sene hapis, 18 sene zorunlu sürgün yaşadı.(www.mihribelli.com‘dan alıntı)

Oscar sent to the HURT LOCKER

March
16

The talented women who pound the doors of men ruling Hollywood made their marks on this year’s Oscar’s with their nominations and awards. But in spite of this success, their acceptance to Hollywood is still in the hands of the producers and the studios. And in all fairness, we can say that Hollywood is not eager to work with women even today. In order to understand the position, you can look at the Oscar ceremony. The journalists just interested in the red carpet walk, who’s dating who gossips and the ceremony’s support to the fashion. So the public… Of course this year’s ceremony was a little bit different. Director Kathryn Bigelow beat her ex husband James Cameron who was also in the race with his blockbuster movie Avatar. Bigelow became the first woman who won the Best Director award in Oscars’ 82 years. Her film won 6  important awards and it all happened in 8th March, on the Woman’s Day! All of these things were very important for media so that nobody think about the facts of Bigelow’s film Hurt Locker’s success. Because in order to comment correctly on such a situation you have to know women’s posititon in Hollywood and the Academy’s working rules very well. Also you have to understand what Bigelow’s ‘war opponent!’ film says and wants to say indeed. 

According to the statistics, AMPAS (Academy of Motion Pictures and Arts) is an organisation which has over 5000 thousand members. 22 percent (1311 members) of these members are actors. But nobody knows anything about their identity. This organization accepts members regularly ever year but when you look at the member population you can still see the numbers of 2007. And also voting system of Academy is a big mystery however it seems just democratic.

The organization uses the proportional represantation to select nominees for each category. Academy uses this system to create a diverse slate of nominees that reflects the preferences of the large spectrum of film artists who make up the organization’s branches.

The voting in Academy goes like this according to the Fair-Vote which is a voting and democracy research center: All members vote on Best Picture, while peers vote for nominees and winners in the other non-specialized categories. Each nominating ballot has five numbered slots of each member only gets one vote, they are entitled to choose up to five potential nominees, in order. In case their favorite nominee is eliminated, their vote counts toward their second choice. Academy members can support an unlikely candidate, as their vote will count for their second choice if their first choice is eliminated. Any potential nominee that is supported by 20% of the voters will get 1 of the 5 nominations. With more than 5,000 ballots expected to be returned to the Academy in the Best Picture category, the magic number of first-choice votes for a would-be nominee for Best Picture is a little more than 1000. In fact the exact quota is a bit lower than 20%. In order to find the lowest number of votes needed to win one of five nominations, the Academy divides the total number of votes by six (not five), and adds one more vote to that figure. That is 16.6% plus one more vote. Once the five nominees are chosen by proportional representation, another ballot is sent out to all Academy members. This time, preferential voting is not allowed. Whoever gets the most votes wins the Oscar and there is no need to get a majority of votes. That really seems democratic at fist sight but it’s not. Proportional represantation is somehow a difficult system that voters have so much difficulties when they don’t choose in direction of majority.

Besides this voting system the most important thing you have to know about the Academy is its conservatism and the traditionalism of excluding ‘the others’ in the cinema industry. American people’s traditional family structure, government’s politics and movements are all supported by Academy just like its reflection Hollywood. But while doing this it always find a way to treat people in a way calculated to please them. For example it’s not a big surprise to see the nomination of ‘Precious’ which tells a dramatic story about black people on the ground of a black, fat and sick girl while Obama is the President. Also it’s not surprising to see ‘Precious’ taking no awards. Another example is Sandra Bullock who won the Best Woman Actor award when the other nominates are Helen Mirren, Merly Streep and wonderful ‘Precious’ actress Gabourey Sidibe. This is a perfect Academy classic to give Bullock the award that she’s not a good actor indeed but represents ‘the girl in the next door’ for America. As is understood if Academy gives an award to someone that doesn’t fit its opinion then there’s certainly another reason for giving it. Hurt Locker is  a perfect example for this ascertainment. This film and its 6 awards also designates something else: The Academy loves to exaggerate! 


Of course before talking about Bigelow’s film we have to inform you a little bit about the women’s posititon in Hollywood. Shortly we can say women are still the second-class citizens in the eyes of the studios. Of course  the film and scripts of them are loved by large audiences and most of them hit the box office. But it doesn’t change the reality. Two years ago on Sunday Times Culture there was a an article that points the women’s position in Hollywood. The numbers in it are very interesting: In 2008 Diablo Cody’s ‘Juno’ which is awarded for the Best Script writing had a 7 million budget and brought 124 million dollar to its producer. Same that year ‘No Country for Old Man’ got 61 million and ‘There will Be Blood’ got only 31 million dollars to the studios. But in spite of their success ‘write a script but don’t shoot a film’ is the general rule of Hollywood for women. And that writing area is not that large as you guess. A few years ago

9 percent of directors, 12 percent of writers and 23  percent of producers in Hollywood were women. In 2006, 6 percent of films made by women. But when you go back 6 years you can see a 5 percent regression: in 2000  11 percent of the films were made by women. In Oscar History for writing categories 133 women nominated and only 21 got the award. Of course men are at the front line as usual with 1200 nominations and 230 awards.

There are reasons why studios don’t want to work with women. Box office receipts are the main reason. According to the statistics the first week’s auidence is mostly young men. Studios think that men directors understand the audience better than women. Also producers think it’s risky giving a huge budget film to a woman. That’s why women directors make their films with 6 or 7 year breaks. There are so many examples for this. In 1999 when Hillary Swank got the Best Actress Oscar with ‘Boy’s Don’t Cry’. Kimberly Peirce, the director of the film, thought that things would be different in the future. But she had to wait 8 years for her next film ‘Stop-Loss’. There is 6 years between two films of director Callie Khouri despite her succesful screenplay ‘Thelma and Lousie’. You can lengthen the list as you wish: ‘Waitress’s director Adrienne Shelley, Kasi Lemmons with ‘Talk To Me’ ‘The Name Sake’s Mira Nair, ‘2 Days in Paris’s Julie Delpy’, Miranda July who we know with ‘Me and You and Everyone We Know’, Julie Taymor and Susanne Bier… And of course Kathryn Bigelow. She also had to wait for Hurt Locker for 8 years.

By the way, the reader must know that the purpose of this article is neither to  burnish the ‘women artist’, ‘women director’ or ‘women something else’ cliche nor to tell women’s diffucilties in a men ruling world. This is another article’s subject that has to be told by sociologists, academics etc…. The main theme of the article is to look at the other side of the 6 Oscars Kathryn Bigelow got and working of the system. And while doing this of course we have to analyze ‘Hurt Locker’ with really different eyes.

 

Before Kathryn Bigelow, there were only 3 women who were nominated for the Best Director Award in Oscar History: In 1977 Lina Wertmüller with ‘Seven Beauties’, in 1994 Jane Campion with ‘Piano’ and of course in 2004 ‘like father like son’ Sofia Coppola with ‘Lost in Translation’. Of course none of them took the award. Till Kathryn Bigelow and her film which was telling a story about the continuing Iraq War came on the scene.   

Of course this award is a big surprise for Bigelow that you can see her confusion while taking the Oscar statue. She was so excited that she dedicated the awards of her ‘war opponent!’ film to all the men and women who serve in war. But what was the real reason for her taking the Best Director award? Was it Academy’s exageration? This was one thing. But the main reason of her taking this award was in the sentences of Barbara Streisand who gave her the statue: ‘The time has come’. Of course the time has come. The Academy has to give this award to a woman. But why didn’t Sofia Coppola take the award? What was the difference between the other 3 nominees and Bigelow? Was that because of the film’s ‘war opponent’ skills? Or was the race between James Cameron and Kathry Bigelow seem so sweet?

The answer of these questions are totaly political: the continuing Iraq War and U.S. government’s political point of view to this war. Obama promised to withdraw the American troops in Iraq before he was elected. But he didn’t keep his promise for months. The U.S. military was planning on maintaining its current 98,000 boots on the ground in Iraq elections. President Barack Obama has ordered 50,000 troops to leave Iraq by 31, Aug, 2010 with the remainder pulling out by the end of next year under an Iraqi-American security agreement. “Our forces will have three tasks: train, equip, and advise the Iraqi Security Forces; conduct targeted counterterrorism operations; and provide force protection for military and civilian personnel” remarked The White House.

The meaning of these sentences are so clear that they don’t need an underline. Just like ‘Hurt Locker’, Obama and the U.S. government seem like ‘war opponent’ but they are not. The government doesn’t think about civilians, just cares the U.S. military forces. And Kathryn Bigelow dedicates her awards to all who serve in this war!

Mark Boal is the scriptwriter of ‘Hurt Locker’. He was telling a team’s story who serve in Army Explosive Ordnance Disposal EOD bomb squad in Iraq. The script is mostly based on an article about one of the bomb experts, Sergeant Jeffrey S. Sarver, entitled ‘The Man in the Bomb Suit’ which was written by Boal and published in Playboy magazine in 2005. But Boal didn’t accept this. He insists on that his story is totally a fiction. (Five days before Academy Awards ceremony Master Sergeant Jeffrey S. Sarver announced he was suing the producers of the ‘Hurt Locker’ because the screenwriter based the main character and virtually all sitautions in the film on events involving him. But the producer’s spokesperson has reiterated the screenplay is fictional.)

The film opens with a quote from former New York Times Iraq expert Christopher Hedges: ‘War is a drug’ and it continues with near documentary style scenes of Bigelow. She reflects her talent and experience of action movies and tells the story perfectly. There is no way to say something bad about the film technically. It was so well shooted that after a time you find yourself near that bomb team. Civilians are shown us as bombers, murderers, dangerous brutals who were just watching the things happen. And in this chaos the team leader William James’s psychopath fluctuations seem so sympathetic to the audience after a time! Film mainly focuses on the moods of the soldiers: the soldier who has fear of death, the soldier who is brave, the soldier who wants to leave this jungle to return his normal life, soldier who plays football  with civilians, soldier who doesn’t have the sense of fear and so on… The result is a disaster: after the film you just emphatize with these soldiers

Some can say ‘What is the problem of telling these kind of stories? Somebody has to say something about these soldiers’ situtaion in war!’ But the problem about the film is to tell a story on a continuing war. If you comment on a war that is ended, you will be the side. But saying something about a continuing war is propoganda. By doing this you will be the supporter of that thing! And besides, if you dedicate your ‘war opponent’ film to all who serve in the army you can think that there are so many soldiers in that army who was convicted in with torture and prisoner abuse like at Abu Gharib prison in Baghdad.


Perhaps 50 years later Bigelow’s film means something different. But now its point of view puts a bomb on the civilians’ pain and justifies the U.S. military forces. I think this is the reason why Bigelow beat her ex husband’s million dollar box office hit Avatar which is also an allegory of Iraq war in Oscar race. Academy doesn’t like the message of Cameron’s film as against ‘Hurt Locker’. Though Cameron was not so brave in Avatar that he made the Omatikaya people rescue (who symbolizes the Iraqians) by the help of the one from the occupying forces (guess who?). He didn’t press the border of conservative Hollywood. His film is on Omatikaya people’s side one way or another. So that he took just a few unimportant  awards.

As a result ‘Hurt Locker’ has 6 big awards but its reality still discussed by the experts of the situation. It’s war opponent but the director dedicates it to the military forces. It shows the occupiers as victims and also it carries a name that is a phrase which is used in Vietnam war used by soldiers to tell ‘in trouble or at a disadvantage; in bad shape’. Also this film’s director became the first woman who took the Best Director award on the  Woman’s Day. In this chaos and with all these mind confusing datas we want to think that she’s just innocent not guilty. But it’s really difficult to comment like this on ‘Hurt Locker’ and Bigelow. Then there’s one thing to do: (Though we passed the date) congratulate Bigelow and for all the civilian women in Iraq who lost their husbands, children, relatives and neighbours for their Woman’s Day. The award was one small step for mankind but one giant leap for womankind. The time has come…

 

Oscar ÖLÜMCÜL bir TUZAK mı?

March
11

Erkek egemen Hollywood’un kapılarını nicedir zorlayan yetenekli kadınlar bu yıl ki Oscar ödüllerine de adaylıkları ve aldıkları ödüllerle damgasını vurdu. Ama tüm bu başarılarına rağmen Hollywood semalarında kabul görmeleri hala yapımcıların ve stüdyoların onlara şans vermesiyle mümkün. Bunu kanıtlamak için Amerika ve dünya medyasının Oscar törenlerinden yansıttığı görüntülere bakmak yeterli. Gazete ve televizyonlarda sadece parıltılı elbiselerin kırmızı halı geçişleri, kim kimin sevgilisi olmuş dedikoduları ve ödül töreninin modaya yaptığı katkılar konuşuluyor.

Gerçi bu yıl ki tören diğerlerine oranla biraz daha renkli geçti. Terk edilmiş eski eş Kathryn Bigelow, milyonlarca dolar gişe hasılatı yapmış filmi ‘Avatar’la yarışan eski kocası James Cameron’u alt etti. 82 yıllık Oscar tarihinde ilk kez en iyi yönetmen ödülünü alan kadın oldu üstelik. Hem de Dünya Kadınlar Günü’nde! Manşet patlatmayı pek seven medyada haberler arka arkaya yayınlanmaya başladı. Bu karmaşada hiç kimse küçük bir bütçeyle üstelik 2008 yılında çekilmiş, ilgisizlikten geçtiğimiz yıla kadar Amerika’da gösterime bile girememiş bir filmin neden bu kadar çok ödüle boğulduğu konusunda herhangi bir yorumda bulunmadı. Çünkü böyle bir duruma kafa yorabilmek için önce genel olarak Hollywood’da kadınların durumlarına, yapımcıların onlara bakış açısına; özel olarak da  Kathryn Bigelow’a Irak Savaşı’nda bir bomba imha timinin hikayesini anlatan ve her nedense bir takım kişiler tarafından ‘savaş karşıtı’ olarak nitelenen ‘Hurt Locker / Ölümcül Tuzak’ adlı filmine ve Oscar ödüllerini veren Akademi’nin ne menem bir şey olduğuna bakmak gerekiyor.

Bu konuya yabancı olanlar için Oscar ödüllerini veren Akademi üzerine birkaç söz söylemek gerekiyor öncelikle. Resmi açıklamalara göre AMPAS yani ‘Academy of Motion Picture Arts and Sciences’ 5000’in üzerinde üyesi olan  bir organizasyon. Yüzde 22 gibi bir çoğunluğu oyuncular oluşturuyor. Akademi hiçbir zaman üyeleri ile ilgili bir açıklama yapmıyor. Örneğin yıllık olarak hala üye kabulü yapan bu organizasyonun  üye sayısı nedense resmi rakamlara göre 2007 yılından beri hiç artış göstermemiş. Ayrıca gizli üyelerin mistik birleşimi şeklinde gerçekleştiğini tahmin ettiğimiz oylamalarda kimin kime nasıl oy verdiği bir muamma. Akademi ile ilgili söylenecek en net ama resmi kaynaklarda geçmeyen tek şey bu organizasyonun kesinlikle muhafazakar olduğu ve sektördeki ‘öteki’leri hiç mi hiç sevmediği. Amerikan halkının aile yapısını, devlet sistemini ve hükümetin her türlü eylemini, bireylerin stabilizasyonunu sağlamaya yönelik tüm çalışmaları – tıpkı Hollywood gibi- Akademi’de destekliyor. Ama bunu yaparken fazla göze batmak istemeyen her gizli örgütün yaptığı şeyi yapıyor, nabza göre şerbet veriyor!

Örneğin Amerikan Başkanı Barack Obama iken şişman, zenci, AIDS hastası bir kızın hikayesini anlatan ‘Precious’un bu yıl pek çok dalda aday olarak gösterilmesi Akademi’yi iyi tanıyanlar için şaşırtıcı değil. Ödül alamaması ise hiç değil! Yıllardır basit gişe filmleriyle ünlenmiş temiz aile kızı Sandra Bullock’un Hellen Mirren, Merly Streep ve Precious’daki performansıyla insanı kendine hayran bırakan Gabourey Sidibe’yi geride bırakarak En İyi Kadın Oyuncu seçilmesi ise ise gerçek bir Akademi klasiği. Buradan anlaşılacağı gibi Akademi bir filme ya da kişiye genel bakış açısına uygun olmadığı halde ödül veriyor ya da onu aday gösteriyorsa bunun mutlaka ama mutlaka bir başka nedeni vardır. O nedeni de çok uzaklarda aramak gerekmez hemen burnunuzun dibinde duruyordur. Geçtiğimiz Pazar akşamı yapılan ödül töreninden Kathryn Bigelow’un bir erkek çekse bu kadar çok ödül alamayacak filmi ‘Hurt Locker’la 6 ödülü birden kucaklaması da bunun en net örneği. Aynı zamanda Oscar ödülleri ile ilgili bir başka gerçeğe de işaret ediyor Bigelow’un durumu: Akademi abartmayı sever!

Kathryn Bigelow ve filmine genel bir bakış atmadan önce elbette Hollywod’da kadının durumuyla ilgili biraz bilgi vermek gerekiyor. Kadınların yazdıkları senaryolar ve çektikleri filmler uzun zamandır Hollywood’un en  çok gişe yapan işleri arasında yer alıyor. Sunday Times Culture’ın konuyla ilgili yazısında kullandığı iki yıl önceki rakamlardan örnekler verelim: 2008 yılında en iyi senaryo Oscar’ı alan Diablo Cody’nin ‘Juno’su, 7 milyon bütçeyle çekilmesine rağmen yapımcısına tam 124 milyon dolar getirmiş. Oysa aynı yıl çekilen ‘No Country for Old Men’ 61 ve ‘There Will Be Blood’ sadece 31 milyon dolar hasılat yapabilmiş. Bu noktada yazının seyrinin ‘Hollywood’u kadınlar ele geçiriyor’ teması üzerinden devam edeceğini düşünenler hayli yanılıyor. Çünkü kadınlar kazandıkları başarıya rağmen Hollywood  semalarında hala ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor. ‘Senaryo yaz ama film çekme!’ Hollywood’un kadınlar için belirlediği kuralların sadece biri. Ama yapımcıların kadınlara tanıdıkları bu alan da tahmin edildiği kadar geniş değil. 82 yıllık Oscar tarihinde yazı kategorilerinde tam 133 kadın aday olmuş ama sadece 21’i ödül alabilmiş. Erkekler ise 1200 adaylık 230 ödülle elbette önde gidiyor. 2008 yılında tüm yönetmenlerin yüzde 9’u,  yazarların yüzde 12’si, yapımcıların yüzde 23’ü kadın. Setteki çalışan kadınların oranları ise hayli düşük.  2006 yılında çekilen filmlerin yalnızca yüzde 6’sı kadınlara ait. Bu rakam 2000 yılında yüzde 11 imiş. Yani 6 yıl ileriye gittiğinizde kadın yönetmenlerin sayısında yüzde 5’lik bir düşüş görüyorsunuz!

Culture’ın muhabirine göre bu düşüşün ve stüdyoların kadın yönetmenlerle çalışmak istememesinin pek çok nedeni var. Filmler için çok önemli olan ilk hafta gişe hasılatı bu nedenlerden biri. Çünkü istatistiklere göre filmlerin ilk hafta izleyicileri genelde genç erkeklerden oluşuyor. Stüdyolar erkek bir yönetmenin bu tür bir izleyiciyle çok daha iyi anlaşacağını düşünüyor. Büyük bütçeli ve önemli filmlerin riske girmemek için her daim erkekler tarafından çekilmesi isteniyor. Ayrıca yapacağınız işin ne kadar iyi olduğu ya da bütçesinin ne olduğu da eğer kadınsanız bazen bir işe yarayamayabiliyor. Kadın yönetmenlerin ancak 7-8 yılda bir film çekebilmesinin sebebi de bu. 1999 yılında Hillary Swank’a en iyi oyuncu Oscar’ını kazandıran ‘Boys Don’t Cry’ın yönetmeni Kimberly Peirce ikinci filmi ‘Stop-Loss’ için sekiz yıl beklemek zorunda kalmış. Callie Khouri’nin iki filmi arasında ise altı yıl var. Khouri, ‘Thelma ve Lousie’ gibi klasik sayılabilecek önemli bir hikayenin senaristi olmasına ve ilk filmi 2002 yapımı ‘Divine Secrets of the Ya-Ya Sisterhood’ ile büyük başarı kazanmasına rağmen ikinci filmi ‘Mad Money’yi 2008’de çekebilmiş. Yukarıdaki liste istediğiniz kadar uzayabilir: ‘Waitress’in yönetmeni Adrienne Shelley, ‘Talk To Me’ ile tanıdığımız Kasi Lemmons, ‘The Name Sake’in Mira Nair’i, ‘2 Days in Paris’in Julie Delpy’si, ‘Me and You and Everyone We Know’la sevdiğimiz Miranda July, Julie Taymor ve  Susanne Bier… Bu kadınların festivallerde ve gişede kazandıkları başarının hiçbir anlamı yok. Çünkü yeni bir film çekmek için her zaman sıfırdan başlamak zorunda kalıyorlar. Ve elbette Kathryn Bigelow… O da ‘Hurt Locker’ı çekebilmek için tam 8 yıl bekledi.

Yeri gelmişken söyleyelim bu yazının amacı ne kadın sanatçı, kadın yazar, kadın yönetmen klişesini parlatıp onaylamak ne de kadınların hala hak ettiği saygıyı görmüyor olduğunu anlatmaya çalışmak. Bu ayrı bir yazının konusu olacak kadar kapsamlı ve üzerine uzmanların söz söylemesi gereken bir konu. Yazının tek yapmaya çalıştığı şey Bigelow’un 6 ödülü birden kucaklayışının kapı arkasında neler olduğuna bakabilmek ve böylece sektör çarklarının nasıl çalıştığına dair biraz fikir edinebilmek. Bu da tüm bu söylenenlerin yanı sıra Hurt Locker’i gerçekten gören bir gözle irdelemeyi gerektiriyor kuşkusuz.

Kathryn Bigelow Hurt Locker ile En İyi Yönetmen ödülünü almadan önce sadece üç kadın bu ödüle aday olabilmişti. Bunlar 1977’de ‘Seven Beauties’ ile Lina Wertmüller, 1994’te ‘Piano’ ile Jane Campion ve 2004’te ‘Baba’ Coppola’nın ‘armut dibine düşer’ örneği olan kızı Sofia Coppola ve filmi ‘Lost in Translation’. Hiç biri ödül alamadı elbette. Ta ki Kathryn Bigelow  savaş karşıtı olduğu iddia edilen ‘Hurt Locker’la ortaya çıkana  kadar.

Bigelow, Oscar ödül töreninde heyecandan eli ayağı titrerken yaptığı konuşmada bir yandan hiç kimsenin yapamadığı bir şeyi gerçekleştirmenin heyecanını yaşıyor diğer yandan da başına gelenlere inanmaya çalışıyordu. Bu yüzden de ‘savaş karşıtı!’ Hurt Locker’ı Irak ve Afganistan’da hayatlarını riske atan kadın ve erkek tüm askerlere adayıverdi. Bigelow’un bu kadar ödülü birden kucaklamasını Akademi’nin abartmasıyla ve Hurt Locker’ın alttan alta verdiği aşağıda göz atacağımız mesajlarla açıklayabiliriz. Ama En İyi Yönetmen ödülünü alan ilk kadın olmasının birincil nedeni ödülünü veren Barbara Streisand’ın kurduğu cümlede gizliydi: ‘Artık zamanı gelmişti’. Elbette öyleydi… O güne kadar Bigelow dışında bu ödüle en yakın duran kişi Sofia Coppola’nın tek şanssızlığı ise Akademi’nin o zamanlar yani 6 yıl önce  böyle bir ödül vermeye hazır olmayışıydı! Peki oyları veren kurulu bir anda bu duruma hazırlayan şey acaba neydi? Irak Savaşı üzerine çekilen ilk film olma özelliği taşıyan Hurt Locker mı? Yoksa Bigelow’un James Cameron’la pek tatlı görünen yarışında ona tanınan bir şans mı?

Sorunun yanıtı tamamen politik bir meseleye dayanıyor: Irak Savaşı ve Amerika’nın bu savaşa bakış açısı. Seçildikten sonra Irak ve Afganistan’daki askerlerini geri çekeceğini söyleyen Barack Obama aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen bu sözünü gerçekleştiremedi. Ülkede bulunan 98 bin askerini 50 bine indirmeyi planlayan ve bunun içinde Irak’taki seçimlerin sonuçlarını bekleyen Bay Başkan, seçimin ardından Ağustos sonuna kadar muharebe misyonlarının sona ermiş olacağını söyledi ve ekledi “Irak güvenlik güçlerine tavsiye ve destekte bulunmayı ve Iraklı ortaklarımızla terörle mücadeleye yönelik operasyonları sürdüreceğiz. Ve tabii sivil halkla birlikte kendi güçlerimizi de koruyacağız!” Obama’nın bu açıklamasında ne demek istediği açıkça ortada. Ve bu çok ortadaki gerçek bölgede bulunan Amerikan askerinin duruşunun bir şekilde yumuşatılmasıyla gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Tıpkı ‘Hurt Locker’ filmi gibi Obama hükümeti de savaş karşıtlığını dünya aleme ne kadar ilan ederse etsin temelinde bölgede bulunmasının yanlışlığından çok orada bulunan adamlarını ve onların durumlarını öne çıkarmaya çalışıyor.

Senaryosu Irak savaşında gazeteci olarak görev yapan Mark Boal tarafından yazılan Hurt Locker’da Bigelow, Irak’taki EOD (United States Army Explosice Ordnance Disposal) olarak adlandırılan bomba imha ekiplerinden birinin içine kamerasını daldırıyor. Savaş bir uyuşturucudur cümlesiyle başlayan film Bigelow’un dokümanter havası veren görüntüleri eşliğinde her bir materyalin potansiyel bir tehlike taşıdığı Irak’ta imha ekibini gözlemeye başlıyor. Aksiyon filmlerinden kazandığı deneyimi bu alandaki yeteneği birleştirerek hikayeyi ustalıkla aktaran yönetmenin filmine çekim, tempo ya da teknik bir nedenle itiraz etmek mümkün değil. Hatta film o kadar sürükleyici ki bir süre sonra siz de kendinizi savaşın içerisinde hissedip bomba imha eden askerlerle içiçe buluyorsunuz. Sivil halk filmde bomba patlatan, zavallı askerleri öldürmeye çalışan, tehlikeli ve kenarda durup yabani yabani olup biteni seyreden vahşiler olarak gösteriliyor. Bu karmaşanın içinde takım lideri William James’in psikopat dalgalanmaları ise bir süre sonra izleyiciye etkileyici gelmeye başlıyor. Film başından sonuna Amerikan askerinin ruh durumuna odaklanmış vaziyette devam ediyor: ölümden korkan asker, tehlikenin üstüne atlayıp psikopata bağlayan arıza asker, normal hayatını artık hiçbir şekilde sürdüremeyen asker, sivil halktan çocuklarla top oynayan sevecen asker, ailesini kurup bu cehennemden kurtulmaya çalışan asker… Ve liste uzayıp gidiyor. Sonuç ise tam bir felaket: filmi izleyen kişi sonunda başını kaldırdığında Amerikan askeri ile inanılmaz bir empati kuruyor.

‘Savaşın taraflarından birinin hikayesinin anlatılmasının nesi yanlış? Askerin psikolojik durumu bir filmde yansıtılamaz mı?’ diyenler olabilir. Ancak burada sorun henüz bitmemiş bir savaş üzerine söz söyleniyor olması. Filmin senaristi Mark Boal geçtiğimiz günlerde bununla ilgili bir açıklama yaparak filmdeki görüntülerin CNN’deki kadar gerçekçi olduğunu, bir çok filmin savaş bitmeden gösterilmediğini ama kendilerinin bu noktada farklı davrandıklarını açıklamıştı. Boal’un bu açıklamayı yaparken farkında olmadığı şey şuydu kuşkusuz: Bitmiş bir savaşın üzerine yorum yaparken taraf olursunuz. Bitmemiş bir savaşla ilgili söz söylemek ise propogandadır. Yani hali hazırda devam eden bir şeyi ve onun içindekileri bir nedenle haklı çıkarırsanız onların destekçisisiniz demektir. Üstüne üstlük aldığınız ödülü adadığınız o askerler arasında Lynndie England gibi Ebu Garib hapishanesinde mahkumlara akıl almaz yöntemlerle işkence yapan yüzlerce kişi varsa…

Bigelow’un filmde anlattıkları 50 sene sonra belki başka bir anlama gelebilir ama şu anda oradaki askerlerin tüm yaptıklarını Irak halkının yaşadığı acıları görmezden gelerek haklı çıkarıyor. İşte tam da bu yüzden eski eşi James Cameron’un yine bir ‘Irak güzellemesi’ olan ‘Avatar’ına galip geldi. Akademi’nin normal zamanda ödüle boğacağı ‘Avatar’, ‘Hurt Locker’ ın verdiği mesaj karşısında yenik düştü. Gerçi Cameron’da Avatar’da Irak halkını simgeleyen Omatikaya halkını yine bir Amerikalı kahramana kurtartarak Hollywood sınırlarını zorlamamayı seçmişti. Ama yine de filminin içinde taşıdığı mesaj Akademi’nin hoşuna gidecek türden değildi. Amerika’nın tercihi bağımsızlığını öyle veya böyle kazanan bir ‘Omatikaya’dan çok orayı işgal eden askerleri anlamaya yani kendini bağışlatmaya yönelikti çünkü.

Sonuç olarak içindeki gerçeklik konunun uzmanları tarafından tartışılan, ödüllere boğulan ama neden böyle olduğu bir türlü anlaşılamayan, savaşa karşı olduğu söylenen ama işgalci askerleri kurban gibi gösterme potansiyeli taşıyan ve üstüne üstlük adını da Vietnam Savaşı’nda ortaya çıkmış argo bir sözcükten alan tuhaf bir filmle karşı karşıyayız. Üstelik bu filmin yönetmeni bizim ülkemizde dahi eleştirmenler tarafından savaş karşıtı bir film yaptığı için övülüyor. Dünya Kadınlar Günü’nde 82 yıldır kimsenin başaramadığı bir şeyi başarmış olmakla baş tacı edilen bu kadının aslında suçlu değil de saf olduğunu düşünmek istiyor insan. Ne diyelim Kathryn Bigelow’un ve savaşlarda çoluğunu çocuğunu kaybetmiş, işgal altındaki ülkesinde yaşama savaşı veren tüm kadınların Dünya Kadınlar Günü -geçmiş de olsa- kutlu olsun! İnsanlık için küçük ama kadınlar için olağanüstü bir ilk adımdı doğrusu! Ne de olsa ‘Artık zamanı gelmişti’…

Every recipe is a story with a happy ending…

February
14

Turning/transforming the basic obligations of daily life to pleasure is God’s favour for human. Of course this sentence’s truth can be relative as all generalizations. But if you think about the things that ‘you have to do’ as a human, you just can see that a generalization has the possibility to show the truth sometimes just like a wrong clock which tells the exact time at least two times a day. “Eating and making love are the things that make us human. If you cannot make sex you cannot have children so the human kind will be destroyed. We’re feeling great pleasure when we eat same as we make sex” says director Fatih Akin about his new film Soul Kitchen. It’s not surprising that he combines love, food and happiness in his new story in order to escape from the pressure of his huge success. The kitchen is the first place for all people who is bored and want to relax! Food is something more than ‘simple life’s miraculous escape’. It has a philisophy. It changes place by place. Food is the thing that colors the life and its moments. Because the human remembers the past with his feelings not with the events…

The drawers of the memory is full of ‘ex girlfriend’s odour’ or ‘heart aches of that  bitter sweet look’ or ‘mother’s that famous food’s taste’ rather than this thing or that… Unfortunately and how happy also, everything you feel in a life time comes after you. And it’s not a suprise that all the masterpieces in arts just like cinema and literature are the ones that go after these feelings’ shadows. Who can forget Marcel Proust’s madeliene cookies? Which reader cannot notice Virginia Woolf’s marvellous dinners or lunchs in her books that you can smell and taste all the food on the table just with reading. Virginia is one of the most important writers  who think and work so much on the relationship of food and reality.

**“It is a curious fact that novelists have a way of making us believe that luncheon parties are invariably memorable for something very witty that

was said, or for something very wise that was done. But they seldom spare a word for what was eaten. It is part of the novelist’s convention

not to mention soup and salmon and ducklings, as if soup and salmon and ducklings were of no importance whatsoever, as if nobody ever smoked a

cigar or drank a glass of wine. Here, however, I shall take the liberty to defy that convention and to tell you that the lunch on this occasion began with soles, sunk in a deep dish, over which the college cook had spread a counterpane of the whitest cream, save that it was branded here and there with brown spots like the spots on the flanks of a doe. After that came the partridges, but if this suggests a couple of bald, brown birds on a plate you are mistaken. The partridges, many and various, came with all their retinue of sauces and salads, the sharp and the sweet, each in its order; their potatoes, thin as coins but not so hard; their sprouts, foliated as rosebuds but more succulent. And no sooner had the roast and its retinue been done with than the silent servingman, the Beadle himself perhaps in a milder manifestation, set before us, wreathed in napkins, a confection which rose all sugar from the waves. To call it pudding and so relate it to rice and tapioca would be an insult. Meanwhile the wineglasses had flushed yellow and flushed crimson; had been emptied; had been filled. And thus by degrees was lit, half-way down the spine, which is the seat of the soul, not that hard little electric light which we call brilliance, as it pops in and out upon our lips, but the more profound, subtle and subterranean glow which is the rich yellow flame of rational intercourse. No need to hurry. No need to sparkle. No need to be anybody but oneself. We are all going to heaven —in other words, how good life seemed, how sweet its rewards, how trivial this grudge or that grievance, how admirable friendship and the society of one’s kind, as, lighting a good cigarette, one sunk among the cushions in the window-seat.”

Of course I have a reason to quote Woolf so long in an article about Fatih Akin’s Soul Kitchen. In order to understand why, first you have to see the film and then you have to read the quotation above with a tolerant respect to the breathe of ‘seeming endless commas and sentences’ of Virginia. Because according to me, Soul Kitchen is a different version of the sentences above which is simplified and reflected from Akin’s mirror. When Virginia tells about the novelists that hasn’t got a respect on food in their writings you can see the mad Shayn of Soul Kitchen in her irony and anger. Look at this ‘Beadle himself perhaps in a milder manifestation, set before us, wreathed in napkins, a confection which rose all sugar from the waves. To call it pudding and so relate it to rice and tapioca would be an insult.’ Wouldn’t it remind you that afrodisiac desert that puts a bomb to the Kitchen?

All the sentences of Woolf are mirrors of the ‘making food scenes’ from Soul Kitchen. And the music of the film which takes our hearts certainly are not different from the music and the rhytm of the sentences of Virginia: outbursting! And finally, the reason of the simple story with a huge success is nothing more than that light we feel after a good meal which the writer tells. The examples can be listed like this page by page. But those ones are enough to prove the similarity of the pieces. And the things they want to tell: Life is just simple… Sometimes one just want to feel it. After a good meal he wants to smoke and think that life’s how brilliant and gorgeously beatiful despite the pain, death, heart aches and etc… As Virginia said: “No need to hurry. No need to sparkle. No need to be anybody but oneself. We are all going to heaven —in other words, how good life seemed, how sweet its rewards, how trivial this grudge or that grievance, how admirable friendship and the society of one’s kind, as, lighting a good cigarette, one sunk among the cushions in the window-seat.”

As a result every recipe is a story with a happy ending. And sharing this kind of stories is good and a mission and responsibility also in these days of the world. Thanks Fatih!


**Virginia Woolf / A Room of One’s

Comments
next »

I am following:

Powered by Disqus


View My Stats