Soul Kitchen: Success or Failure?

Soul Kitchen, Fatih Akın’ın uzun zamandır çekmeyi düşündüğü bir film aslında. Ama bugüne kadar yüzlerce röportajda dillendirildiği halde çekilememesinin tek nedeni var: kader! Akın’ın filminin ana cümlesi olarak John Lennon’ın ‘Life is what happens to you while you are busy making other plans’ cümlesini kullanması bu yüzden filmin hikayesinin gidişatını anlatmaktan öte bir anlam da taşıyor. Çünkü Fatih Akın eğer Duvara Karşı ile Altın Ayı almayıp uluslararası arenada tanınan bir isim haline gelmemiş olmasaydı Soul Kitchen’ı o zamanın yönetmen ve yazar birikimiyle belki de bambaşka bir şekilde çekmiş olacaktı. “Bir gecede uluslararası bir yönetmen olmuştum. Üzerimde büyük bir beklenti vardı. Hemen İstanbul Hatırası için 14 sayfalık bir sinopsis yazıp finanse ettik. O bizim kiralarımızı ödedi” diyor Akın bir röportajında ödül sonrası yaşadıklarını anlatırken. Ama Soul Kitchen’ın yerini ‘İstanbul Hatırası’nın alması ikincisinin birincisinden daha kolay çekilir ve düşük bütçeli bir iş olmasından kaynaklanmıyor. Soul Kitchen’ın ötelenmesinin en önemli nedeni ‘auteur’ olarak tanınmaya başlamış bir yönetmen için basit hatta çok hafif bir hikaye olarak görülmesi. Zaten Akın’da bunu inkar da etmiyor. Kendisiyle ilgili çekilen ‘Bir Film Yolcusunun Güncesi/ Tagesbuch Eines Filmreisenden’ belgeselinde söylediği sözler bunun en önemli kanıtı: “İyi’yi önemli, ciddi ya da siyasi kelimeleriyle tanımlarım”.
O zaman insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: 2007 yılında ‘iyi’yi bu sözcüklerle tanımlayan Fatih Akın’ı iki yıl sonra Soul Kitchen’ı çekmeye yönlendiren şey neydi? Hikaye sıkıntısı mı, rahatlama isteği mi yoksa üzerindeki baskılara başkaldırma arzusu mu? Belki hepsi belki de hiçbiri…Bunun yanıtını en iyi kendisi verebilir. Ama Soul Kitchen’ın gişede ve festivallerde kazandığı başarılar, başkaldıran her çocuğun bekleyeceği ödüller de değil doğrusu…Gişede kazandığı başarının bana göre sebebini bir önceki yazıda anlatmıştım. Ama sektörün içinden insanların tepkilerini açıklamak biraz zor. Venedik Film Festivali’nde jüri özel ödülü alan film için başkan Ang Lee’nin ‘Bu ödülü Fatih’e cesaretinden ötürü verdik’ demesi hayli manidar. Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun sinema sektörü hiçbir zaman cesur olanı ‘anında’ ödüllendirmemiştir. Burada ise devreye çok önemli ve hepimizi ilgilendiren bir başka soru giriyor: Çağımızda başarı kazanabilmek için iyi olmak yerine belirli isimler ve kurumlar tarafından onaylanmak mı gerekiyor?

Elbette burada Akın’ın yeteneği ve yaptığı işlere bakarak bir değerlendirme yapmaktan çok onun ortaya çıkardığı örnek üzerinden giderek başarı kavramını irdelemek önemli. Çünkü Akın’ın aşağıdaki sözleri artık iyi olanın ne olduğu konusunda yapılan değerlendirmelerde kantarın topuzunun iyice kaçtığının kanıtı: “ Bu hikayeyi çok uzun süre ciddiye almadım. Başarımın kölesi olmuştum. Cannes’da da ödül kazanınca, ne yapacağım dedim. Canım bu filmi çekmek istiyordu, ama entelektüel eleştirmenleri şaşırtabilirdim bu konuyla… Yaşamın Kıyısında’yı çekerken vefat eden ortağım Andreas Thiel bana “İstediğini yap ve kim ne diyecek diye bakma. Dürüst davranırsan her şey iyi olur” demişti. Onun sözü benim için bir hayat dersi oldu.”
Bu sözler gösteriyor ki günümüzde artık en özgür olması gereken ‘sanatçı’ bile özgür değil. İyi ve farklı bir şey yapan ya görmezden geliniyor ya da başarılı sayılıp sistemin içine dahil edilerek eli kolu bağlanıyor. Şirketlerin, kurumların, önemli isimlerin, festivallerin, yarışmaların, eleştirmenlerin bize belirlediği alanlar dahilinde üretebiliyoruz ancak. Ve bundan şikayet etmemek için hep daha fazla çalışarak ruhumuzdaki açığı kapatmaya çalışıyoruz. Fatih Akın’ın da yaptığı gibi ‘cemiyetin’ onaylamadığı bir şey yaparken doğru olduğuna inansak da ellerimiz titriyor. Yani artık sanatçılar birbirlerinden değil ‘egemenlerin’ gösterdiği yoldan giderek derdini anlatabiliyor. Bunu aşabilen ve kendi yolunda giden isimler elbette var. Ama bunların sayısı o kadar az ki, arkadan gelen pek çok insanın cesaret toplamasına yeterli olmuyor. O yüzden, bu yönlendirme çağında, hangi sebeple olursa olsun beklentiler yerine kendi isteklerini öne çıkarmak bir keyif değil zorunluluk olmalı. Tıpkı Fatih Akın’ın Soul Kitchen’da yaptığı gibi. Yapılan ne olursa olsun insanın tek kıstası kendisi olmalı. Kendiyle yarışmalı ve kendine karşı oynamalı. Hayal kırıklığına uğrayacağını bilse de. Son sözü bu yüzden William Faulkner’ın söylemesi gerekiyor: “Hepimiz mükemmeli yaratma hayali peşinde hayal kırıklığına uğradık. Yani, bizleri, imkansızı parlak bir şekilde becerememeyi teme alarak değerlendiriyorum. Bence yazdıklarımı tekrar yazsam, eminim daha iyi yazardım. Bu bir sanatçı için en sağlıklı yaklaşımdır. Onun için sürekli yazar, tekrar dener, her seferinde bu kez mükemmeli bulacağını düşünür. Elbette bulamaz çünkü yaptığı kafasındaki hayale uyduğu anda boğazını kesip mükemmeliyetçiliğin kulesinden atlayıp intihar etmekten başka bir şey kalmaz elinde.”
“Every victory brings a new challenge. You pay the price; you run for your life…”

“In making the film my crew and I went “head on” straight into the wall and the wall collapsed and we raced past it. For a moment, I was joyous and peaceful but the moment was short-lived because I realized there were other walls ahead and they would have to come down too. But maybe these walls should remain up because tearing down walls is a dangerous business. You can get hurt and so can other people. Doing this changed me: I lost my innocence. My naïveté is no longer an advantage, it’s a burden. I became a celebrity overnight. Now, when I enter a room, I feel like everyone’s looking at me. There are so many new people in my life that it’s impossible to give them the attention they want and they deserve. Even my mother complains that I’ve become arrogant and it breaks my heart.

Although I’ve arrived where I’ve always wanted to be, I don’t necessarily like it all the time. I’ve had offers to work in Hollywood and the truth is they don’t really need me and I’m not too sure it makes sense for me to work there. It’s strange, in the beginning of your career you imagine things will be different when you begin making it…things like you won’t fuck groupies, you won’t lose respect for other people. There was a time when Kurt Cobain seemed unfathomable to me and his suicide was incomprehensible. Now, I get it! It’s as though you have a subjective myth of yourself. It’s as though someone were a fan of let’s say, Prince or Madonna, and he finally gets to meet them. Sometimes it turns out they’re assholes, but sometimes they’re even better than you imagined. When that happens, it’s as if the whole world is a better, brighter place. Hope surfaces and you imagine everything is fabulous and we’ll all live happily ever after.
And it has to be better! Otherwise why would we go on breaking down walls: to change the world, to change your world! Every victory brings a new challenge. You pay the price; you run for your life. But when I look behind at the ruins, at what used to be a wall, I’m happy that I’ve torn it down. It gives me the self-confidence to bring down other walls.”
Fatih Akın, İstanbul 2004
‘Deep Notes’ from the kitchen…

*Soul Kitchen’la ilgili en ilginç notlardan biri Yunanistan ve İtalya’daki sol hareketin desteğini alması. Fatih Akın’ın kendisini de şaşırtan bu durumu şu sözlerle anlatıyor: “Tamam ben eski komünistim falan ama ilgi göstermelerinin nedenini önceleri anlayamamıştım. Sonradan fark ettik ki Zinos karakteri işçi sınıfını temsil ediyor. Emlakçı Neumann’da kapitalistleri… İşçi sınıfı ile kapitalist savaşa giriyor ve işçi sınıfı kazanıyor. Bunu bilerek yazmamıştık açıkçası.”
*Filmin çekim aşamasında senaryo henüz bitmemişti. Hikayedeki ayrılık teması yüzünden çekimleri yapraklar dökülürken çekmek isteyen Akın zaman geçtikçe aynı görünümü yakalayamayacağından korkarak filme başladı. Bu yüzden set yönetmen için hayli yorucu oldu. Bir yandan çekimler yapılırken diğer yandan senaryo yazarak tamamlandı film.
*Filmin müzikleri için 4,5 euroluk milyonluk bütçenin yüzde 10’u ayrıldı. Ancak Fatih Akın çok istediği halde filmle aynı adı taşıyan The Doors’un ‘Soul Kitchen’ şarkısını kullanmadı. Çünkü grup üyeleri şarkının coverı için bile 100 bin dolar istedi.

*Fatih Akın önümüzdeki günlerde nasıl bir film çekeceği konusunda konuşmak yerine ‘Sürpriz’ demeyi tercih ediyor. Yeni filmiyle ilgili söylediği birkaç done ise hayli ilgi çekici “60’lı yıllardaki Bertolucci veya Leone stilinde dört saatlik uzun bir film yapacağım. Ama biraz bekleyecek, çünkü dinlenmem gerek.”
*Soul Kitchen Türkiye’de üçüncü haftasında 62 bin kişi tarafından izlendi. Bu rakamla Duvara Karşı’nın ülkemizdeki gişe rakamlarını henüz geçemedi ama zaten asıl şaşırtıcı olan filmin Avrupa’daki başarısı. Fatih Akın’ın geçtiğimiz günlerde filmin facebook sayfasında açıkladığı rakamlara göre Almanya’da beşinci haftasında 838 bin kişi izlemiş Soul Kitchen’ı. Halen daha gösterimde olduğunu hesaba katarsak önümüzdeki haftalarda bir milyonu yakalaması kesinlikle şaşırtıcı olmayacak. Diğer Avrupa ülkelerinin rakamlarını tek tek yazmaya gerek yok ancak filmin İtalya’da ilk haftasında 100 bin kişi tarafından izlendiğini söylemek yeterli.
*Fatih Akın ilk filminden itibaren mutfağı sinemasında özel olarak kullanan bir yönetmen. Bunun en önemli nedeni ise akademide eğitim aldığı yıllarda özellikle sinema ve yemek ilişkisi üzerine eğitim almış olması. Kısa ve Acısız’ın yemek çekimleri üzerine konuşurken bu çalışmayı şu cümlelerle anlatır Akın: “Hamburg Güzel Sanatlar Akademisi’nde bir araştırma filmi yaptık. Bu film için 6 ay süresince yemek sahneleriyle ilgili seminerlere katıldık. Özellikle yemek yeme sahnelerine odaklanmış pek çok film izledik. Profesörlerim yemek yemenin bir iletişim biçimi ve erotik bir eylem olduğunu kafalarımıza enjekte ettiler.”
Gerçekten de Akın’ın tüm filmlerinin olmazsa olmazlarından biridir yemek sahneleri ve genelde izleyici bunu çok hissedemese de erotizm ve yemek ilişkisi üzerine göndermelerde bulunur yönetmen. Bu sahnelerin en ünlüsü ve filme en sağlam yedirilmişi ise kesinlikle Duvara Karşı’da Sibel Kekilli’nin yemek yapma sahnesidir. Bu sahnenin bu kadar çok sevilmesinin nedeni üzerindeki müzikle görüntülerin uyumunun yanı sıra bir yemek yapma sahnesiyle seks, aile, şehvet, tutku, mutluluk gibi birbirleriyle çok da bağıntılı olmayan durumları ardı ardına izleyiciye hissetirebilmesidir.
“Elementary, My Dear Watson!”

“Hava yağmurlu. Parke taşlı ıslak sokakta gecenin de etkisiyle göz gözü görmüyor. Aristokratlar hafta sonu düzenlenen av partilerine katılmak için şehirden ayrılmış. Halk geç vakitte iyice tekinsizleşen karanlık sokakları terk edip çoktan evlerine çekilmiş. Londra sisler altında bir hayalet şehir… Arada bir geçen atlı arabaların düzenli tıkırtılarına, yıpranmış eski ceketlerinin koltuk altlarına akşam postasını sıkıştırmış çocukların cinayet haberlerini duyuran cılız sesleri eşlik ediyor. Bastonuyla kaldırımları dürte dürte köşeyi dönen kişi Oscar Wilde olabilir. Onun hemen sağından geçmekte olan ve şüpheli bakışlarıyla kadınları süzen tuhaf adam da galiba Karındeşen Jack. İki adamın arasından hızla sıyrılıp kırmızı tuğlalı iki katlı bir evin önünde duran kişinin kim olduğu ise şüpheli. Orta boylu, bıyıklı, elinde siyah büyükçe bir çanta var ve oldukça telaşlı görünüyor. Dik ve keskin bakışları onun netlik ve kararlılık gerektirecek bir mesleğe sahip olduğunu söylüyor. Lacivert takım elbisesi, füme rengi trençkotu ve şapkası hem iyi bir kazancı olduğunun hem de bir büroda çalıştığının işareti. Adam duvarındaki pirinç levhada 221B yazan kırmızı tuğlalı evin kapısını çalıyor. Kapıyı açan kadın onu içeriye buyur ediyor. Adam ana kapıdan emin adımlarla girip, loş bir koridorun sonuna doğru ilerliyor ve koridorun sonundaki eski görünümlü kapıdan içeriye teklifsizce dalıveriyor. Geniş ve yüksek tavanlı oda yanan şöminenin de etkisiyle hayli sıcak; camları kaplayan ağır kadife perdelerin ise rengi solmuş. Ortada duran masanın üzerine özenle kesilmiş gazete kupürleri, garip malzemeler ve ağzına kadar dolu bir kül tablası var. Köşede bir keman kutusu duruyor. Tütün ve kahve kokusunun birbirine karıştığı odanın cama bakan kanepesinde uzanmış uzun boylu yakışıklı adam kafasını çevirme ihtiyacı bile duymadan “Gel Watson” diyor “Ben de seni bekliyordum.” Bu esrarengiz adam 20. yüzyılın en önemli hayali kahramanlarından biri olan Sherlock Holmes. Dikkatli gözlerler bakanlar odanın bir köşesinde isteksizce vakit öldüren bir başka adam daha görebilir. Bu kişi Holmes’un yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle’dır ve kendisi can sıkıntısından yarattığı karakterin kölesi olmuş talihi tartışılır bir yazardır.

Doyle’ın talihinin tartışılıyor olmasının nedeni elbette Sherlock Holmes… Muhafazakar bir ailenin çocuğu olan ama katolik okulunu 16 yaşında agnostik olduğu gerekçesiyle terk eden bu ilginç adam başlangıçta sadece kendisini oyaladığı için yazıyordu. Ama Edgar Allen Poe’nun meşhur karakteri Augusto Dupin ile üniversitedeki hocası Joseph Bell’den esinlenerek yarattığı Sherlock Holmes sayesinde her şey bir anda değişti. Öyle ki Doyle, Holmes’tan bıkıp onu öldürdüğü zaman bile okuyucularının muhalefetiyle karşılaşacaktı. Artık maceraları heyecanla takip eden kitle Doyle’ın zekası yerine Holmes ve tüm maceralarında yanında olan Doktor John H. Watson’ın önünde eğiliyordu. Watson’ın varlığı ise Holmes’la zeka ve analiz yeteneğini yarıştırmak değil yaptıklarıyla övünmeyi sevmeyen bu ketum İngilizin maceralarını kayda geçirmekti. Bu yüzden Watson’ın Doyle’la arası Holmes’tan daha iyiydi.
Holmes tekten gitmeyi seven bir karakterdi. Hayatında tek bir kadın olmuştu: zeki, güzel, cesur ve becerikli Irene Adler. Süreğen tek bir düşmanı vardı: kötülerin kötüsü Profesör Moriarty, tek kardeşi üst düzey bir bürokrat olan Mycroft’tı. Onun dışında bir akrabası olup olmadığını kimse bilmiyordu. Kokain ve afyon bağımlısıydı. Hastalık derecesinde titiz ve takıntılıydı. 221 Baker Caddesinde Mrs Hudson’ın kiracısıydı. Baktığı davalardan elde ettiği gelirle yaşıyordu ama kimse onun ne kadar kazandığını bilmiyordu. Her yönüyle toplumdan ayrılan, farklı bir gözle bakıldığında itici bile sayılabilecek bu tuhaf adamı insanların gözünde bu kadar önemli kılanın ne olduğu ayrı bir tartışma konusu elbette. Ancak herkes onun üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen dünyanın en tanınmış edebiyat kahramanlarından biri olduğu konusunda hem fikir . Üzerine kitaplar yazılıyor, araştırmalar yapılıyor ve filmler çekiliyor. Holmes’u konu alan ve hayli tartışma yaratan çalışmalardan biri de halk arasında ‘Madonna’nın eski kocası ve çocuklarının babası’ olarak tanınan yönetmenedinen Guy Ritchie. Genelde düşük bütçeli filmlerle harikalar yaratmayı seven bağımsız yönetmen geçtiğimiz yıl çekilen ve cuma günü ülkemizde de gösterime giren ‘Sherlock Holmes’la ticari sinemanın sularına yelken açtı. Üstelik bu açılımla yepyeni bir tartışma da yarattı: Sherlock Holmes eşcinsel mi?
Bu tartışma filmde Holmes’u canlandıran Robert Downey Jr.’ın David Letterman’ın şovunda Holmes’un maskülen bir eşcinsel (a butch homosexual) olduğunu ve yönetmen Ritchie, Watson’ı canlandıran Jude Law ile birlikte ikilinin ilişkisini bu temel üzerinde kurduklarını iddia etmesiyle başladı. Filmin gösterime girmesinden hayli önce yapılan bu açıklama halen daha gündemde. Bu durumdan en çok rahatsız olan taraf ise filmin yapımcısı olan Warner Bros ve Sherlock Holmes’un Amerika’daki haklarını elinde bulunduran Andrea Plunkett. Warner Bros tamamen muhafazakar seyircisini kaybedecek olmanın kaygısı ile davranırken Plunkett bu duruma eserin özüne aykırı olduğu için karşı çıktığını söylüyor ve ekliyor: “Homoseksüellikle ilgili bir sorunum yok. Ama bu tarz doğru olmayan iddiaların kitabın ruhuna zarar verdiği düşüncesindeyim. Robert Downey Jr’ın yaptığı açıklamanın kara mizahın anlayışının bir ürünü olduğunu düşünüyorum.” Bu tartışmalar alevlendikçe filmle ilgili beklentilerde enteresan hale geliyor kuşkusuz. İkinci bir Borekback Mountain bekleyenlerden tutun da bu tartışmayı eşcinsellere karşı önyargının bir sonucu olarak görenler çoktan birbirine girmiş durumda. Oysa senaryoda Holmes ve Watson’ın birlikte olduklarını gösteren bir sahne yok. Anlamı tartışılır imaların bulunduğu bir kaç sahne var. Aşağıda görülenlerde bunlardan bir kaçı:



Peki yakın dost olan, gerektiğinde aynı yatağı paylaşan ve birbirinden gerekmedikçe ayrılmayan Holmes ve Watson gerçekten eşcinsel mi? En azından karakterleri yaratan Conan Doyle’ın böyle bir iddiası var mı? Sandalyelere bile bacakları görünmesin diye elbise giydirilen muhafazakar ötesi Viktoryen dönemde yazarın böyle bir imada bulunabilmesi elbette çok kolay değil. Ancak önemli olan böyle bir şey söylemek isteyip istememesi. İşin aslı Conan Doyle yıllar ötesinden böyle bir imanın önüne çıkabileceğini öngörerek kitaplarından birinde Watson’ın ağzından bir açıklamada bulunmuş. ‘The Adventure of the Creeping Man’ adlı kitapta Dr Watson’a söylettiği şu sözler bunun en önemli kanıtı: “Holmes alışkanlıkların adamıdır. Ben de onlardan biriyim…güven duyabileceği bir yoldaş…zihnini keskinleştirecek bir bileği taşı. Onu canlandırıyorum.”
Yani Doyle Sherlock Holmes’un aslında eşcinsel olmadığını, her bağımlılığın ve birlikteliğin seksüel ya da aşki temalar üzerinden değerlendirilemeyeceğini anlatmaya çalışıyor. Ancak bakış açısı elbette yönetmene ait. Kişisel görüşümüz Holmes’un gerçekleriyle Ritchie’ninkilerin çatışıyor olması. Ve bu iki ayrı uç arasındaki dengenin hassas bir şekilde kurulmaması. Holmes’u yıllarca sivri burunlu, uzun suratlı, soğuk İngiliz yakışıklılığıyla tanıyıp sevmiş sadık okurlarının filmdeki Holmes’daki salaş, bohem ve kaygan havayı sevmemesi bile bunun en önemli kanıtı. Holmes’u kendine sezgileriyle karakterize edip de bunu sağ salim başarabilecek en iyi yönetmenin Tim Burton olabileceğine en az bizim kadar Ritchie’de inanmış olmalı ki fragmanda bile Robert Downey Jr. ‘Burton yönetiminde feminene kayan Johnny Depp’ olmaktan kurtulamıyor. Ancak eleştiriler ve tartışmalar her ne olursa olsun bunun kaymağını yiyecek olanın yüzyılların şöhretine bir çentik daha atacak Holmes olduğu kesin. Ama kendisinden daha muhafazakar oln ve etrafındakilerinin neler söylediğiyle fazlasıyla ilgilenen ‘klasik vatandaş’ Watson bu dedikodulara karşı dostu kadar soğukkanlı yaklaşabilecek mi orası tartışılır. Bu konuda kesin olan tek şey Holmes’un klasik cümlesiyle konuya son vereceğini tahmin ediyoruz: “Elementary, my dear Watson.”
PS:
Freud ve Holmes meslektaş mı?

Freud ve Holmes… İlk anda birbirleriyle ilgisiz görünen bu iki ismin aslında pek çok ortak özelliği var. İlk olarak psikanalizin de kabaca dedektiflik yöntemlerinden ve ayrıntılarından beslendiğini göz önünde bulundurursak bu iki ismin meslektaş olduğunu söylemek bile pekala mümkün. İkisi de kokain kullanıcısı, batıla karşı, rasyonel ve her ikisinin de kadınlarla arası pek iyi sayılmaz. Sherlock Holmes bağımlılıklar ve kadınlarla ilişkilerde zayıflık konusunda Freud’dan bir kaç gömlek daha üstün, kabul. Çünkü kendisinin kokainin yanı sıra afyon ve tütün gibi başka alışkanlıkları da var. Ayrıca hayatında var olan tek kadın bildiğimiz kadarıyla Irene Adler. Freud’unsa kadınlarla arası nispeten daha iyi. Ancak ikilinin benzerlikleri de hayli fazla. Her ikisi de görenlerce ‘buz gibi’ nitelendirmesiye karşılanabilecek kadar cool, çok çeşitli ve tuhaf konularda fazlasıyla bilgi sahibi ve kendi döneminin resmi kurumları ve fikirleriyle savaş halinde. Freud’un çeşitli konularda sahip olduğu farklı bilgileri yazılarında görmek mümkün. Holmes ise ansiklopedi maddelerini ezberleyecek, dünya üzerindeki tüm tütünler ve sigara külleri üzerine araştıma yapacak kadar işinde titiz. Her ikisini de bilmediği hemen hemen hiç bir şey yokmuş gibi görünüyor. Bugüne kadar konunun meraklılarınca çokça işlenen ve örnekleri çoğaltılabilecek bu benzerlikler silsilesi 1975 yılında yazılan bir romanada ilham kaynağı olmuş. Nicholas Meyer’in yazdığı ve filme de uyarlanan ‘The-seven-percent-solution’ hayal gücüyle bile olsa birbirine çok benzeyen ve farklı dönemlerde yaşamış olan bu iki adamı bir araya getiriyor. Filmde Holmes maceralarından tandığımız Dr. Watson ve Profesör Moriarty de yer alıyor. Zaten ikilinin karşılaşması da Watson’ın Holmes’u kokain bağımlılığından kurtarmak için Freud’a götürmesi ile gerçekleşiyor.
The Hippie Trail: Istanbul to Kathmandu

‘Dünyanın daha iyi bir yer olması için uğraştık. Yaptıklarımızla tarihi değiştirdik. Gençtik, kibirliydik, pervasızdık, iki yüzlüydük, cesurduk, aptaldık, inatçıydık, dik başlıydık ve haklıydık!’ Bu cümleler 1997 haziranında, hippilerin dünyayla tanıştığı 1967 yazının 30. yıl kutlamalarında eski hippilerden Abbie Hoffman tarafından söylendi. O kutlamadan ve o çok meşhur yazdan bu yana 40 yılı aşkın zaman geçti. Artık dünyanın daha iyi bir yer olması için uğraşmakla bunu sağlamak arasında ne gibi farklar olduğunu tartışabiliriz. Etrafımıza baktığımızda savaşlar, katliamlar, açlıktan ölen insanlar görüyoruz. Bu gördüklerimizin aslında bizi daha iyi daha güzel bir dünya kurmaya davet eden John Lennon’a ‘Aman biz hayal etmeyelim. Siz ettiniz olanları gördük’ deme hakkını tanıyor olması gerek ama tanımıyor. Çünkü şu anda gördüğümüz ve yaşadığımız en kötü şey bile 40 küsur yıl önce milyonlarca genç insanın daha iyi bir dünya kurmak için ellerinde çiçeklerle çıktıkları o muhteşem yolculuğun değerini düşürmüyor.

Ellerinde sihirli değnekleri yoktu ama dokundukları her şeyi değiştirdiler, arkalarını büyük güçlere dayamadılar ama inandıkları şeyler uğruna sonuna kadar gidebildiler. Hayal etmek ve inanmak en çok onların yaşadığı dönemde anlamını buldu. Anne babalarının da içinde bulunduğu pek çok insan tarafından uyuşturucu kullandıkları, aşka ve özgür sekse inandıkları için kıyasıya eleştirildiler. Yine de hiçbir kuşak inançlarını hayata geçirmek için onlar kadar inat etmedi. Farklıydılar ve değiştirme gücüne sahiptiler çünkü yola bu amaçla çıkmamışlardı. Budist öğretinin onlara söylediği gibi kendilerini akışa bıraktılar ve akış onları gitmeleri gereken yere götürdü. 1967 yılında Haziran ayı sonunda beat kuşağı olarak da bilinen bir grup insanın San Fransisco Haight Ashbury’de başlattıkları hareket internetin ve teknolojinin olmadığı bir çağda en özel ve kişisel iletişim yollarından biri olan müzikle yayıldı.
Hippiler gittikleri her yere müziklerini götürdüler, dillerini bilmedikleri insanlarla müzikle iletişim kurdular ve gittikleri yerlerden aldıkları sesleri müziğe dönüştürüp ülkelerine götürdüler. Bu sayede doğu ve batıyı tanıştırarak bugünkü globalizm kavramının temellerini attılar. O kuşağa ait insanların kimisi öldü kimisi inançlarına bağlı kaldığı bir yaşam sürdürüyor ve kimisi de liberalizmin ‘bırakınız geçsinler kapıları’nın başını tutuyor. Ama bu kuşağın efsanesi hala dimdik ayakta. Bunun en önemli sebebi ise bulundukları yerlerden dışarıya ve aslında kendi içlerine yaptıkları yolculuk. Bu hem gerçek hem de mecazi bir yolculuk aslında:bir kuşağın yolculuğu ve bu yolculuğun somutlaştığı Sultanahmet Katmandu seferi.

2008 yılında tüm dünya hippi kuşağının ortaya çıkışının 40.yılını kutlarken bu yolculukla ilgili pek çok belge ve bilgi tozlu arşiv dosyalarından çıkarak hak ettiği yeri buldu. Dünyanın pek çok ülkesinden yabancı yazar ve araştırmacı bu yolculuğun derinlerine inebilmek için İstanbul’a gelip gitti ve bu ülkeler arası yolculuklar devam ediyor. Bu araştırmacılardan biri olan ünlü yazar Rory Maclean’in Magic Bus: On the Hippie Trail from Istanbul to India adlı kitabı gördüğü büyük ilgi nedeniyle genişletilmiş basımıyla tekrar piyasaya çıktı. Türkiye’de ise pek çok insan bu yolculuğun belgeselini çekmek için çalışmalarına devam ediyor. Ben de hippilerin 40. yılı şerefine bu özel yolculuğun önemli tanıkları ve araştırmacılarıyla konuşarak kutsal yolculuğun sırlarına vakıf olmaya çalıştığım eski bir dergi yazımı biraz revize ederek paylaşmadan edemedim. Aralara bu yolculuğu yapmış olan şimdinin ihtiyar delikanlı ve hippi hatunlarının resimlerini koymayı da ihmal etmedim tabii…

Toto – Tuğrul Akgün: ‘Zerrin mi Janis mi?’
Hippilerle ilk tanışmam 1960’lı yılların başında oldu. Okuldan arkadaşlarımızla Sultanahmet’te hippilerin uğrak yeri olan Pudding-shop’ta buluşuyorduk. O zamanlar İstanbul epeyi renkliydi ve büyük bir değişim vardı. Mini etek modası vardı. Erkekler saç uzatmaya başlamıştı. Levi’s 501’ler yeni çıkıyordu. Hippilerin gelişiyle bu değişim katmerlendi. O zamanlar Sultanahmet bir karnaval alanı gibiydi. Pek çok ünlü hippinin bu yolculuğa katılmak için geldiğini duydum. Bizzat görmedim ama Ian Anderson ve Janis Joplin’i görenler olmuş. Janis sandıkları Zerrin Özer de olabilir! Çünkü o buralara gelirdi daha ünlü değildi o zamanlar ve Janis’e çok benzerdi.

Rory Maclean-Yazar: ‘Bu bir kuşağın kendi içine yaptığı bir yolculuktu’
Amerika’nın 2001 yılı sonunda Afganistan’ı işgal etmesinin ardından hippilerin 60’larda yolculuk yaptığı güzergah bir kez daha açıldı. Ben de o dönemin ruhunu yakalayabilmek, öykülerine erişebilmek ve aslında Sultanahmet’ten Katmandu’ya yapılan basit bir yolculuğun neden ‘bir kuşağın yolculuğu’ olduğunu anlayabilmek için bu yolculuğa onların gittikleri yerlerden geçerek çıkmaya karar verdim. Yolculuğu yaptıktan sonra da aldığım notlar ve araştırmalarımla kitabı yazdım. Kitap çıktıktan sonra bu yolculuğu yapmış pek çok insan bana mektuplar yazdılar. Bu mektuplarla birlikte bana ellerindeki materyalleri gönderdiler.Ben de bu belge ve bilgileri ay sonunda Penguin’den çıkacak kitabın yeni baskısı için kullandım.
Bu yolculuğun özel olmasının sebebi batılı gençlerin özelinde bir kuşağın kendi hayatlarına ve iç dünyalarına yaptıkları bir yolculuk olması. Bu gençlerin pek çoğu altmışların tüketici toplum kültürünü reddetmişti ve yolculuk sayesinde daha eski ama sakin başka kültürlerle tanıştılar. İslam, Budizm, yoga ve meditasyon gibi kavramlarla karşılaştılar. Ayrıca Ersin Kalkan’ın araştırmam için yaptığımız röportajda bana söylediği önemli bir noktayı burada tekrarlamak istiyorum: Hippilerin asıl etkisi yolculuktan sonra başladı. Avrupa hep tek bir renk olmaya alışmıştı: beyaz, tek din biliyordu Hıristiyanlık, batı tarihin yunan ve roma tarihiyle başlayıp bittiğine inanıyordu. Hippilerin farklı kültürlere olan merakı ve araştırmaları geri döndükleri Avrupa’yı tüm uygarlıkların anası Mezopotamya ile tanıştırdı ve Avrupalı’lara bildiklerinin çok da doğru olmadığını anlattı.

Mahmut Aksak – Turizmci: Sultanahmet – Katmandu yolculuğu tur operatörü
Ben 1969 yılından beri turizm işiyle ilgileniyorum. O yıldan beri de Sultanahmet ve buradan yapılan yurt dışı yolculuklarla ilişkimiz devam ediyor. O dönemde sol görüşlü TMGT (Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı) vardı. Onlar bu yolculukların Avrupa ayağı olan Magic Bus firmasıyla sıkı bağlantıları içindeydi. Biz de onlarla birlikte çalışıyorduk. Onlar arıyorlardı bizi kaç kişilik grup olduğunu söylüyorlardı ve bizde ona göre otobüsleri ayarlıyor yolculuğun organizasyonunu yapıyorduk. O yolculuğa işim gereği hippilerle beraber pek çok kez çıktım. Sultanahmet Katmandu arası yolculuk on beş gün sürerdi ama yolcularımızın isteğine göre bu süre uzayabilirdi de. Kimileri bazı yerlerde kalır bir sonraki otobüsle devam ederdi yola. 302 otobüslerle giderdik. Sabah yedide Sultanahmet’ten çıkardık, Bolu üzerinden Ankara, Sivas, Erzincan, Erzurum, Tebriz, Tahran, Meşet, Herat ve Kabil üzerinden Kandahar’a geçerdik. Kabil’de bir mola verir Lahor üzerinden Yeni Delhi ve sonra da Katmandu’ya varırdık. Bu yolculuğu 11 sene yaptık ama İran’daki rejim değişikliğinden sonra yol da bitti yolculukta. Ama hippileri İstanbul hiç unutmadı. Genç ve etraflarıyla ilgili çocuklardı. Araştırmayı seviyorlardı ve gittikleri yerlerin kültürlerini özümsemeye çalışıyorlardı. Bize çok şey kattılar ve gittikleri yerlerden çok şey öğrendiler. Öğrendiklerini de ülkelerine götürdüler.

Namık Çolpan- Pudding-Shop’un sahibi: ‘Fischer ve Clinton gelirdi’
Pudding shop ilk 1957 yılında açıldı. Önceki adımız Lale Pastanesi’ydi. Ama buraya gelen yabancılar özellikle de yoğun olarak gelen hippiler adını söyleyemiyordu. Bu yüzden buranın ismi ‘Pudding shop’ olsun dediler. Biz de itiraz etmedik. Bizim dükkanın uğrak yeri olmasının sebebi kahvaltı vermemizdi. O zamanlar Sultanahmet çevresinde kahvaltı ve yemek bulabileceğiniz iki üç yerden biriydi burası. Ama sonra yemek yenilip çay içilen bir yerden öte bir haberleşme merkezi haline geldi onlar için. Bunun için buraya bir de pano koydular. Yol arkadaşı arayanlar, birbirlerine ulaşmaya çalışanlar bu panoya not bırakırdı. Hatta bazen yurt dışından çocuklarını merak eden, onlara ulaşamayan anne babalar arar not bırakırdı. Biz de panoya asardık isteklerini. Çoğu müzisyendi ve oturup hep beraber müzik yaparlardı. Sonradan buraları görmeye gelenlerle karşılaştım. Hepsi çok iyi yerlere gelmiş. Mesela şimdiki Almanya Dışişleri Bakanı Max Fischer’i ben o zamanlardan hatırlıyorum. Hippiyken gelmişti buraya. Hatta geçtiğimiz yıllarda bakan olarak yaptığı bir gezi sırasında dükkanın önünden geçerken camını açıp el salladı. Clinton’da gelmişti hippiyken. Ben görmedim ama görenler var. Zaten sonradan ziyarete de geldi buraya Amerikan Başkanı olduktan sonra.
Guerrilero Heroico

“Ben bir hayırsever ya da mesih değilim bayan.Sadece inandığım şeyler için savaşıyorum” demişti Ernesto ‘Che’ Guevara annesine yazdığı 15 Temmuz 1956 tarihli mektubunda. Ama kendine daima bir kurtarıcı arayan insanoğlunun elinde onun istediği şeye dönüşmekten kurtulamadı. Artık Che, bir saat, bir votka şişesi ya da bir tişört…Yapmak yerine yapılmışı göstermekle yetinen ve asla yeteri kadar inanca sahip olmayan bir kuşağın oyuncağı. Bunu kanıtlamak içinse tek bir örnek vermek yeterli: Guerrilero Heroico…
Ünlü Kübalı fotoğrafçı Alberto Korda’nın ‘Kahraman Gerilla’ anlamına gelen bu fotoğrafı 2008 yılında ‘Korda’nın objektifinden Che: Bir Portrenin Devrimle Başlayıp İkonla Biten Öyküsü’ adlı bir sergiye de konu olmuştu. Sergi dünyanın her yerinde devrimin simgesi olarak kullanılan ve yıllar içinde bir tüketim nesnesi haline gelen fotoğrafın üzerinden devrimcilikten ikonluğa geçiş yapan Che’yi sorguluyordu. Serginin küratörü Trisha Ziff’e göre Korda’nın söz konusu fotoğrafının bu kadar beğenilmesinin nedeni Che’nin ‘İsavari’ duruşunu vurgulamasıydı. Sergi insanoğlunun yüzlerce yıllık mesih arayışının simgesi olan bu fotoğrafın kullanıldığı afiş, film, ses, giysi ve eşyaları bir araya getiriyordu. Daha önce İngiltere’deki Victoria ve Albert Müzesi’nin yanı sıra ABD, İtalya, İspanya, Hollanda ve Portekiz’in önde gelen müzelerinde sanatseverlerle buluşan bu sergiyi görenlerin aklına ise hep aynı soru takılıyordu elbette: Bir fotoğrafın bu kadar çok şeyi değiştirebilmesinin nedenlerini Korda’nın fotografik yeteneklerinde mi aramak lazım yoksa onun doğru zamanda doğru yerde olabilme şansında mı? Yoksa tüm olan biteni ‘Times are changing…’ mottosuyla açıklamak mümkün müydü?

Elbette Kübalı bir demiryolu işçisinin çocuğu olarak Havana’da dünyaya gelen Alberto Diaz Korda ‘kadınlarla tanışmak için’ fotoğrafçılığa başladığında görüntüleyeceği anlardan birinin kendisini 20. yüzyılın en önemli fotoğrafının yaratıcısı haline getireceğini bilmiyordu. Ünlü Küba’lı model Natalia Menendez ile evlendiğinde mesleğiyle ilgili kurduğu tüm hayallerin gerçek olduğunu sanmıştı. Ama fotoğrafçılık mesleği ona beklediğinden fazlasını getirdi. Korda’nın Revolucion adlı gazetede çalışırken Leica makinesiyle çektiği Che Guevara fotoğrafı 20. yüzyılın devrim simgelerinden biri olarak efsaneleşti. ‘Guerrilero Heroico / Kahraman Gerilla’ adlı bu fotoğraf inanılmaz derecede popülerleşerek devrimin simgesi haline geldi. İşin kötü yanı ise fotoğrafın popülerliği arttıkça Che’nin bir cenaze merasiminde çekilen bu görüntüsünün önce dolaylı yollardan sonra da doğrudan farklı şekillerde algılanmaya başlamasıydı. Kitleleri onların zaaflarıyla vurmayı çok iyi bilen reklamcılar fotoğrafı akla hayale gelmeyecek şekillerde kullandılar. Ve böylece Che’nin ‘Guerrillero Heroico’ adlı bu fotoğrafı bizzat Che’nin inançlarıyla ters düşen bir meta haline geldi.
Alberto Diaz Korda bu fotoğrafı 5 Mart 1960 yılında devrim karşıtı bir terörist atak sonucu ölen 136 Küba’lının cenazesi sırasında çekmişti. Aynı cenaze töreninde ünlü yazar Jean – Paul Sartre ve Simon de Beauvoir da vardı. Cenaze merasiminde Fidel Castro çok bilinen uzun konuşmalarından birini yaptı. Che ise son derece üzgündü ve cenazeye katılmak için gelen kalabalığı selamlamak için sadece bir an kürsüde göründü. Bu saniyelik çıkışı Korda iki fotoğrafla belgeleyebildi. İşte o fotoğraflardan biri ‘Guerrilero Heroico’ydu. Fotoğrafın değeri uzun süre anlaşılamadı. Hatta kayda değer ve kriterlere uygun bulunmadığı için gazetelerde bile yayınlanmadı. Korda’da fotoğrafı stüdyosunun duvarına astı. Fotoğrafın kaderi ise 1967 yılında ünlü fotoğrafçının kapısının elinde Küba hükümetinden bir tavsiye mektubuyla bir yabancı tarafından çalınmasıyla değişti. Mektup ünlü fotoğrafçıya Küba’lı yoldaşlarından geliyor ve adama iyi bir Che fotoğrafı vermesini rica ediyordu. Korda duvardaki Che resmini göstererek ‘Bu çektiğim en iyi Che fotoğrafı’ dedi ve olanlar oldu. Yabancı fotoğrafın iki kopyasını alıp alamayacağını sordu Korda’dan olumlu yanıt alınca da parasını vermek istedi. Adam ne de olsa bir yoldaş, devrimin sağduyulu bir destekçisiydi. Paraya ne gerek vardı ki!
Korda elbette para istemedi ve adam da iki kopyasını aldığı fotoğrafla birlikte gitti. Korda bilmiyordu ama bu yabancı ünlü İtalyan yayıncı Giangiacomo Feltrinelli’ydi. Tanınmış bir komünistti ayrıca Boris Pasternak’ın Dr Jivago romanının el yazmalarını Sovyetler’de bulup Avrupa’ya getirtmiş ve bu sayede zengin de olmuştu. Yani bir ‘yoldaş’ olarak parayla ilişkisi fazlasıyla derindi. Korda fotoğraftan yıllarca para alamadı Bir süre sonra Che Bolivya’da öldürüldü ve dönemin hızının ve politik görüşlerin yoğunluğunun da etkisiyle Feltrinelli’nin poster olarak bastığı fotoğraf peynir ekmek gibi satılmaya başladı. Yayıncı fotoğrafdan kazandığı parayla ufak çapta bir servet edindi ama Korda’ya hiçbir şey göndermedi. Korda bu konuda itirazda da bulunamadı çünkü Küba henüz sanat yapıtlarının haklarının korunmasına dair imzalanan Berne Convention’a dahil olmamıştı.

1997 yılında Küba Fidel Castro’nun saçmalık olarak gördüğü bu oluşuma imza attığında ise iş işten geçmişti. O dönem sualtı fotoğrafçılığına merak salan Korda’da konuyla ilgilenmedi. Ta ki 2000 yılında ünlü votka markası Smirnoff fotoğrafı reklamlarında kullanana kadar. O güne kadar sesini çıkarmamış olan Korda hemen şirkete dava açtı ve şöyle bir açıklama yaptı :”Che Guevara’nın uğrunda öldüğü görüşleri destekleyen biri olarak, bu fotoğrafın onun anısını yaşatmaya ve dünyadaki sosyal adaleti sağlamaya çalışanların kullanmasına karşı değilim. Fakat alkol gibi ticari nesnelerin reklamını yapmak için Che’nin şöhretini kullananların karşısındayım”.
Sonunda Korda açtığı davayı kazandı ve buradan aldığı 50 bin doları da “Eğer Che yaşasaydı o da aynısını yapardı” diyerek Küba Sağlık Sistemi’ne bağışladı. Ama fotoğrafın hikayesi hala devam ediyor. Edecek de… Çünkü mesihlerin akıl almaz renklere boyanarak pazarlandığı 21. yüzyılda yaşıyoruz. Ve her birimiz hayatlarımızı o mesihlerden biri olabilmek umuduyla çarkın dişlileri arasına gönül rahatlığıyla koymaktan rahatsızlık duymuyoruz. Yapılacak fazla da bir şey yok doğrusu… ***Çünkü ‘daldan düşmesi için olgunlaşmasını beklediğimiz elma’ ağacı sallamayı akıl edemediğimiz için çoktan pazar tezgahlarına düştü bile… Ona ulaşmak için önce bedelini ödememiz gerekiyor ‘pazarcıya’…
**”The revolution is not an apple that falls when it is ripe. You have to make it fall.” -E.C.Guevara
Hitchcock : Dahi mi psikopat mı?

Genellemelerin doğruluğu elbette her zaman tartışılır ama varoluşlarının hayatımızı kolaylaştırdığı da yadsınamaz bir gerçek. Son günlerde efsane yönetmen Alfred Hitchock üzerine yapılan tartışmalardaki ağır ithamları da hayranları artık klişe haline gelmiş bir genellemeyle savuşturmaya çalışıyor: delilik ve dahilik arasındaki sınır incedir.
Hitchcok söz konusu olduğunda işin içinden çıkılamaması ve savunma adına böylesi bir genellemeye başvurulması elbette gayet doğal. Bunun için sadece efsane yönetmenin muhafazakar ‘görünen’ özel hayatı ile zihnin sınırlarını zorlayan çatışmalar ve olaylarla dolu filmlerini karşılaştırmak yeterli. Üstelik Hitchcock kaygı, cinsellik ve ölüm gibi insanoğlunu hayli irrite eden temaları sıklıkla işleyen ve “Orta halli şeylerle işim yok. Sıradan ya da gündelik olanla uğraşmakta güçlük çekerim” sözlerini kendine düstur edinmiş bir yönetmen. Hal böyle olunca ufacık bir iddia bile bu nereden başladığı bilinmez tartışmayı alevlendirmeye yetiyor. Böylesi bir tartışmanın kime ne yarar sağlayacağı ve nasıl ortaya çıktığı da gerçek bir muamma. Yine de şu sıralar sinemayla uzaktan yakından ilgilenen herkes kim olduğu çoktan unutulan bir delinin herhangi bir kuyuya attığı taşı çıkarmaya çalışıyor. Bu operasyonun son örnekleri ise geçtiğimiz aylarda Times Online ve Sunday Times Culture’da neredeyse eş zamanlı olarak yayınlanan yazılardı. Özellikle Times’daki yazı aralarında Katolik ağırlıklı dini grupların da bulunduğu pek çok internet sitesi tarafından hayli tartışıldı. Çünkü yazıda kimi yerlerde Hitchcock’un sinemasının temelinde dini geçmişinin yarattığı korku ve saplantıların yattığı ima ediliyordu. Sunday Times Culture’daki yazı ise işin dini boyutuna çok girmemiş ama sinema sektöründen insanlardan aldığı Hitchcock’la ilgili görüşlerin yanı sıra yazar ve sinema meraklısı Jonathan Coe’nun yorumuyla filmlerinin Hitchcock’un gerçek hayatında çektiği dayanılmaz acıların bir yansıması olduğunu söylüyordu.

Hayli bilinen bir anekdottur. Alfred Hitchcock henüz on yaşlarındayken babası eline ufak bir not tutuşturarak onu karakola gönderir ve oğlundan notu orada bulunan polislerden birine vermesini ister. Notu okuyan polis ise babasının isteğini yerine getiren Alfred’i derhal hücreye atar ve belirli bir sürenin ardından da “kötü çocukların başına böyle şeyler gelir. Sakın unutma!” diyerek onu salıverir. Sonradan Alfred Hitchcock bunun babasının ilginç eğitim yönteminin bir parçası olduğunu anlar! Hitchcock’un çocukluğunda başından geçen bu ve buna benzer pek çok hikayenin ve onların yarattığı duygu salınımlarının hayatını nasıl etkilediği ve bu etkilenmenin yönetmenin filmlerinde kendini ne şekilde gösterdiği aşikar. Yanlış bir şey yaptığında kendisini yatağının önünde saatlerce tek ayak üstünde bekleten annesinin sonradan filmlerine kaçık anne tiplemesi olarak girmesi ve Hitchcock filmlerinde kendini bolca gösteren kadın düşmanlığına kaynaklık etmesi bunun örnekleri arasında sayılabilir (bkz. Psycho/ Sapık’taki baş karakter Norman Bates). Peki tüm bunlar Hitchcock’u gazetelerimizin üçüncü sayfalarını alışılmadık eylemleriyle süsleyen psikopatlarla benzer kılıyor mu?
Sunday Times Culture’da yönetmeni inceleyen Jonathan Coe’ya göre Hitchcock’ta çocukluk yıllarında gelişen bu sadist yönelimi hayli tehlikeli. Coe yönetmenin bu yöneliminin filmlerinde sıklıkla uyguladığı üstüne üstlük ‘güzellere işkence et’ olarak terimleştirdiği görüşünde. Yazar ‘Psycho / Sapık’da Janet Leigh’in canlandırdığı karakterin yaşadıklarının diğer Hitchcock filmlerinin baş kadın karakterlerinin çektiği acılardan az olmadığını düşünüyor. Bununda ötesinde Coe bu sadizmin kesinlikle film karakterlreyile sınırlı olmadığı ve gerçek hayatada yansıdığını savunuyor. ‘The Birds / Kuşlar’ ve ‘Marnie’nin yıldızı Tippi Hedren’ın Hitchcock setlerinde yaşadıklarıda bunun en güzel örneği. (Bilindiği gibi Hedren çektiği birkaç filmin ardından maddi ve manevi olarak zarar gördüğü gerekçesiyle Hitchcock filmlerinde oynamayı reddetmişti. Hitchcock’un bu yüzden kendisini ‘kariyerini bitiririm’ diyerek tehtid ettiğini yıllar sonra açıklayan Hedren gerçekten de ünlü yönetmene karşı geldikten sonra bir daha asla eski ününe kavuşamadı).

Hayranları sadizm iddilarına karşı oldukça tepkili. Pek çok insan Hitchcock’un asla çektiği bir filmin senaryosunu yazmadığını bu yüzden de iddia edilen sapıklıkların kendisine mal edilemeyeceğini söylüyor. Karşı taraf ise buna cevabının doğrudan bir Hitchcok cümlesiyle veriyor “Ben biliyorsunuz yazar değilim. Ama birinin yazdığı senaryoyu alıp olduğu gibi resimlemek de bana göre bir iş değil. Onu iyi ya da kötü yanıyla benim öyküm haline getirmeliyim. Bu yüzden bir öyküyü yalnızca bir kere okurum. Temelde bana uyarsa alırım, kitabı tümüyle unutur, sinema yapmaya girişirim”
Peki cinsel sorunlarını, ölüm korkusunu ve sapıklıklarını filmlerinde yansıtan ve izleyiciye de bulaştıran Hitchcock bu konuda ne kadar suçlanabilir. Bu noktada ondan yana olmayan kitle Hitchcock’u yine kendi silahıyla vurarak sorguluyor: Ayağından sakatlanıp bir camın önünde oturmaya mahkum olan ‘Rear Window’ filminin James Stewart’ın canlandırdığı gazeteci baş karakteri masumane başlayıp bir cinayete tanıklık ettiği bu eyleminde başlangıç noktasında olduğu kadar kadar masum kalabildi mi? Yani korkularını ve kaygılarını, saplantılarını ve ruhunun derinliğinde sakladığı yaraları filmlerinde kullanmaktan neredeyse sadistçe bir zevk alan Alfred Hitchcock aslında ne kadar masum?
Bu konu elbette tartışmaların bir başka noktasını ister istemez çağırıyor. Bu da Hitchcock’un adalet ve doğruluk duygusunun kaynağı olan dini inaçları. Kimi isimler Alfred Hitchcock’un aslında bir sapıktan çok koyu bir Katolik olduğu ve filmleriyle bunu yaydığı görüşünde. Din ve Hitchcock incelemelerinin başlangıç noktası ise elbette yönetmenin babasının isteğiyle gittiği ve o ölür ölmez bıraktığı Cizvit okulu yılları.
Bu incelemeyi yapan isimlerden bir tanesi ‘Alfred Hitchock : A Life in Darkness and Light / Alfred Hitchcock: Karanlık ve Aydınlık Arasındaki Hayat’ adlı kitabın yazarı Patrick McGilligan. McGilligan’a göre Hitchcock’un saplantılarını çözümleyebilmek için önce onun Katolik inancını algılayabilmek gerekiyor ki bu da iki aşamalı bir çalışma. Çünkü yazara göre ünlü yönetmenin dini inanışı kendini iki şekilde gösteriyor: batıl ve derin. McGilligan Hitchcock’un batıl olarak yansıttığı inanışını filmlerinde daha pervasız yansıttığı görüşünde. Ona göre Hitchcock ‘derin’ inancını filmlerinde üstü kapalı ama yoğun temalarla anlatmayı tercih etmiş. Patrick McGilligan ayrıca Hitchcock filmlerinde baş karakterlerin başına gelen garip olayların yönetmenin dünyevi adalet sisteminin yanlışlığından kaynaklandığına dair görüşünü destekleyen bir öğe olduğu görüşünde. Bunu en net şekilde ortaya koyan film ise yazara göre ‘I Confess/ İtiraf Ediyorum’. McGilligan Hitchcock’un bu filmde Quebec’te yaşayan Michael Logan adlı papazın çevresinde işlenen bir cinayet üzerinden dünyevi adaleti sorguladığını ve tanrısal adaleti galip kılarak derin Katolik inancını tartışılmaz bir biçimde ortaya koyduğunu iddia ediyor. Yani Alfred Hitchcock sapık değil iflah olmaz bir ahlakçı.
Bu filmin Hitchcock’un en ‘katolik’ filmlerinden biri olduğunu düşünen sadece McGilligan değil. Aynı zamanda film eleştirmeni de olan ‘Through a Catholic Lens: Religious Perspectives of 19 Film Directors from Around the World /Katolik Bakış Açısından Dünya Sinemasının 19 Yönetmeni’ adlı kitabın yazarı peder Peter Malone’da aynı görüşte. Malone yönetmenin 1956 yılında çektiği ‘The Wrong Man/ Yanlış Adam’ adlı filminin de suç ve günah temaları üzerine fikirlerini hayli net yansıttığı görüşünde. Bir peder olarak Katolik inancı ve suçluluk duygusuyla ilgili pek çok konuşma yapmak zorunda kaldığını söyleyen Malone’a göre bu işi en en iyi yapan kişi tüm bağışlayıcılığıyla Alfred Hitchcock’tan başkası değil.
Ünlü yönetmenin dini yönüyle ilgili bu iyimser yaklaşımların ne kadar doğru olduğu ise hayli tartışmalı bir konu. Böyle olduğunu düşünenlerin verdiği örnek ise doğrudan Hitchcok’un yaşadığı bir olay. Anekdota göre Hitchcock İsveç’e yaptığı yolculuk sırasında arabayla bir köyün yakınlarından geçerken yanındaki kişiye parmağıyla bir noktayı işaret ederek “Bu benim hayatımda gördüğüm en korkunç manzara” der. Korkunun üstadını neyin ürküttüğünü merak eden kişi baktığı yerde bir rahibin omzundan tuttuğu küçük bir çocukla konuştuğunu görür. Bu sırada Hitchcock camı açmış çocuğa “Kaç küçük çocuk. Hayatını kurtarmak için kaç” diye bağırmaktadır.

Bu anekdota rağmen Hitchcock’un dini ne kadar önemsediği de biliniyor. Yönetmen hakkında resmi onay alan tek biyografi 1978 basımı ‘Hitch: the Life and Times of Alfred Hitchcock / Hitch: Alfred Hitchcock’un Hayatı ve Dönemleri’ adlı kitabın yabanı John Russel’da böyle olduğunu düşünüyor. “Hitch’in kızı Pat, Katolik bir başpiskoposun kuzeniyle evlendiğinde nasıl mutlu olduğunu görmeliydiniz” diyen Russel elbette ki röportajlarında dini geçmişinin kendisinde yarattığı suçluluk duygusundan yakınan Hitchcock’la çatışıyor. Ama Russel bu çatışmayı da ne söylerse söylesin ve ağırlığı ne olursa olsun Hitchcock’un tam bir Katolik olarak yaşayıp öldüğü konusundaki tespitiyle tartışmaya kapatıyor. Ünlü yönetmenin sürekli yaptığı kilise ziyaretleri, film setlerine rahip arkadaşlarını çağırması ve kiliselere yardımlar göndermesi de John Russel’ı doğrular nitelikte olaylar.
Bu konular üzerinde yapılan tartışmaların izleyenleri ‘tavuk mu yuurtadan çıkar’ sorusundan öteye götüremeyeceği bir gerçek. Üstelik Hitchcock cephesi çoktan beri filmlerindeki gibi ‘sessiz ve tedirgin edici’ bir platformda. İster sapık, ister ahlakçı isterse dünyanın en acı çeken kulu olsun Hitchcock’un filmleriyle insanların hayatında pek çok şeyi değiştirdiği bir gerçek. O çektiği söylenen acısını öyle veya böyle filmlerinde pay ederek anlattı ve çoktan gitmesi gereken yere gitti. Kendisiyle söyleşilerini bir kitap haline getiren Truffaut’nun da dediği gibi “Ingmar Bergman çağında sinemanın edebiyatla eşdeğer bir sanat olduğu kabul edilirse Hitchcock’u Kafka, Dostoyevski, Poe gibi kaygılı ‘sanatçılar’ arasında saymak gerekir. Bu kaygı sanatçıları bize yaşamda yardım etmezler (çünkü yaşam onların kendileri için de zordur) işlevleri bize saplantılarını iletmektir. Böylece –ve belki de istemeden- bize kendimizi tanımada yardımcı olurlar. Bu da her sanat yapıtının temel amaçlarından biri değil mi?”
- Soul Kitchen: Success or Failure?
- “Every victory brings a new challenge. You pay the price; you run for your life…”
- ‘Deep Notes’ from the kitchen…
- “Elementary, My Dear Watson!”
- The Hippie Trail: Istanbul to Kathmandu
- Guerrilero Heroico
- Radyo Eksen
- Hitchcock : Dahi mi psikopat mı?
-
The creator of ‘www.goodmorningcolombus.com’, `www.thejournalistic.com` and ‘www.thegermanistic.com’ is Özlem Köyoğlu. She is a full-time dreamer, all-time story teller, part-time writer and some-time journalist generally living in Türkiye.
She journals her wanderings and deliriums about life in thejournalistic,she publishes her articles about culture and art both Turkish and English in goodmorningcolombus. thegermanistic is the observations of her as a journalist about daily German culture which she has a close relationship with.ozlemkoyoglu@gmail.com
