

Genellemelerin doğruluğu elbette her zaman tartışılır ama varoluşlarının hayatımızı kolaylaştırdığı da yadsınamaz bir gerçek. Son günlerde efsane yönetmen Alfred Hitchock üzerine yapılan tartışmalardaki ağır ithamları da hayranları artık klişe haline gelmiş bir genellemeyle savuşturmaya çalışıyor: delilik ve dahilik arasındaki sınır incedir.
Hitchcok söz konusu olduğunda işin içinden çıkılamaması ve savunma adına böylesi bir genellemeye başvurulması elbette gayet doğal. Bunun için sadece efsane yönetmenin muhafazakar ‘görünen’ özel hayatı ile zihnin sınırlarını zorlayan çatışmalar ve olaylarla dolu filmlerini karşılaştırmak yeterli. Üstelik Hitchcock kaygı, cinsellik ve ölüm gibi insanoğlunu hayli irrite eden temaları sıklıkla işleyen ve “Orta halli şeylerle işim yok. Sıradan ya da gündelik olanla uğraşmakta güçlük çekerim” sözlerini kendine düstur edinmiş bir yönetmen. Hal böyle olunca ufacık bir iddia bile bu nereden başladığı bilinmez tartışmayı alevlendirmeye yetiyor. Böylesi bir tartışmanın kime ne yarar sağlayacağı ve nasıl ortaya çıktığı da gerçek bir muamma. Yine de şu sıralar sinemayla uzaktan yakından ilgilenen herkes kim olduğu çoktan unutulan bir delinin herhangi bir kuyuya attığı taşı çıkarmaya çalışıyor. Bu operasyonun son örnekleri ise geçtiğimiz aylarda Times Online ve Sunday Times Culture’da neredeyse eş zamanlı olarak yayınlanan yazılardı. Özellikle Times’daki yazı aralarında Katolik ağırlıklı dini grupların da bulunduğu pek çok internet sitesi tarafından hayli tartışıldı. Çünkü yazıda kimi yerlerde Hitchcock’un sinemasının temelinde dini geçmişinin yarattığı korku ve saplantıların yattığı ima ediliyordu. Sunday Times Culture’daki yazı ise işin dini boyutuna çok girmemiş ama sinema sektöründen insanlardan aldığı Hitchcock’la ilgili görüşlerin yanı sıra yazar ve sinema meraklısı Jonathan Coe’nun yorumuyla filmlerinin Hitchcock’un gerçek hayatında çektiği dayanılmaz acıların bir yansıması olduğunu söylüyordu.

Hayli bilinen bir anekdottur. Alfred Hitchcock henüz on yaşlarındayken babası eline ufak bir not tutuşturarak onu karakola gönderir ve oğlundan notu orada bulunan polislerden birine vermesini ister. Notu okuyan polis ise babasının isteğini yerine getiren Alfred’i derhal hücreye atar ve belirli bir sürenin ardından da “kötü çocukların başına böyle şeyler gelir. Sakın unutma!” diyerek onu salıverir. Sonradan Alfred Hitchcock bunun babasının ilginç eğitim yönteminin bir parçası olduğunu anlar! Hitchcock’un çocukluğunda başından geçen bu ve buna benzer pek çok hikayenin ve onların yarattığı duygu salınımlarının hayatını nasıl etkilediği ve bu etkilenmenin yönetmenin filmlerinde kendini ne şekilde gösterdiği aşikar. Yanlış bir şey yaptığında kendisini yatağının önünde saatlerce tek ayak üstünde bekleten annesinin sonradan filmlerine kaçık anne tiplemesi olarak girmesi ve Hitchcock filmlerinde kendini bolca gösteren kadın düşmanlığına kaynaklık etmesi bunun örnekleri arasında sayılabilir (bkz. Psycho/ Sapık’taki baş karakter Norman Bates). Peki tüm bunlar Hitchcock’u gazetelerimizin üçüncü sayfalarını alışılmadık eylemleriyle süsleyen psikopatlarla benzer kılıyor mu?
Sunday Times Culture’da yönetmeni inceleyen Jonathan Coe’ya göre Hitchcock’ta çocukluk yıllarında gelişen bu sadist yönelimi hayli tehlikeli. Coe yönetmenin bu yöneliminin filmlerinde sıklıkla uyguladığı üstüne üstlük ‘güzellere işkence et’ olarak terimleştirdiği görüşünde. Yazar ‘Psycho / Sapık’da Janet Leigh’in canlandırdığı karakterin yaşadıklarının diğer Hitchcock filmlerinin baş kadın karakterlerinin çektiği acılardan az olmadığını düşünüyor. Bununda ötesinde Coe bu sadizmin kesinlikle film karakterlreyile sınırlı olmadığı ve gerçek hayatada yansıdığını savunuyor. ‘The Birds / Kuşlar’ ve ‘Marnie’nin yıldızı Tippi Hedren’ın Hitchcock setlerinde yaşadıklarıda bunun en güzel örneği. (Bilindiği gibi Hedren çektiği birkaç filmin ardından maddi ve manevi olarak zarar gördüğü gerekçesiyle Hitchcock filmlerinde oynamayı reddetmişti. Hitchcock’un bu yüzden kendisini ‘kariyerini bitiririm’ diyerek tehtid ettiğini yıllar sonra açıklayan Hedren gerçekten de ünlü yönetmene karşı geldikten sonra bir daha asla eski ününe kavuşamadı).

Hayranları sadizm iddilarına karşı oldukça tepkili. Pek çok insan Hitchcock’un asla çektiği bir filmin senaryosunu yazmadığını bu yüzden de iddia edilen sapıklıkların kendisine mal edilemeyeceğini söylüyor. Karşı taraf ise buna cevabının doğrudan bir Hitchcok cümlesiyle veriyor “Ben biliyorsunuz yazar değilim. Ama birinin yazdığı senaryoyu alıp olduğu gibi resimlemek de bana göre bir iş değil. Onu iyi ya da kötü yanıyla benim öyküm haline getirmeliyim. Bu yüzden bir öyküyü yalnızca bir kere okurum. Temelde bana uyarsa alırım, kitabı tümüyle unutur, sinema yapmaya girişirim”
Peki cinsel sorunlarını, ölüm korkusunu ve sapıklıklarını filmlerinde yansıtan ve izleyiciye de bulaştıran Hitchcock bu konuda ne kadar suçlanabilir. Bu noktada ondan yana olmayan kitle Hitchcock’u yine kendi silahıyla vurarak sorguluyor: Ayağından sakatlanıp bir camın önünde oturmaya mahkum olan ‘Rear Window’ filminin James Stewart’ın canlandırdığı gazeteci baş karakteri masumane başlayıp bir cinayete tanıklık ettiği bu eyleminde başlangıç noktasında olduğu kadar kadar masum kalabildi mi? Yani korkularını ve kaygılarını, saplantılarını ve ruhunun derinliğinde sakladığı yaraları filmlerinde kullanmaktan neredeyse sadistçe bir zevk alan Alfred Hitchcock aslında ne kadar masum?
Bu konu elbette tartışmaların bir başka noktasını ister istemez çağırıyor. Bu da Hitchcock’un adalet ve doğruluk duygusunun kaynağı olan dini inaçları. Kimi isimler Alfred Hitchcock’un aslında bir sapıktan çok koyu bir Katolik olduğu ve filmleriyle bunu yaydığı görüşünde. Din ve Hitchcock incelemelerinin başlangıç noktası ise elbette yönetmenin babasının isteğiyle gittiği ve o ölür ölmez bıraktığı Cizvit okulu yılları.
Bu incelemeyi yapan isimlerden bir tanesi ‘Alfred Hitchock : A Life in Darkness and Light / Alfred Hitchcock: Karanlık ve Aydınlık Arasındaki Hayat’ adlı kitabın yazarı Patrick McGilligan. McGilligan’a göre Hitchcock’un saplantılarını çözümleyebilmek için önce onun Katolik inancını algılayabilmek gerekiyor ki bu da iki aşamalı bir çalışma. Çünkü yazara göre ünlü yönetmenin dini inanışı kendini iki şekilde gösteriyor: batıl ve derin. McGilligan Hitchcock’un batıl olarak yansıttığı inanışını filmlerinde daha pervasız yansıttığı görüşünde. Ona göre Hitchcock ‘derin’ inancını filmlerinde üstü kapalı ama yoğun temalarla anlatmayı tercih etmiş. Patrick McGilligan ayrıca Hitchcock filmlerinde baş karakterlerin başına gelen garip olayların yönetmenin dünyevi adalet sisteminin yanlışlığından kaynaklandığına dair görüşünü destekleyen bir öğe olduğu görüşünde. Bunu en net şekilde ortaya koyan film ise yazara göre ‘I Confess/ İtiraf Ediyorum’. McGilligan Hitchcock’un bu filmde Quebec’te yaşayan Michael Logan adlı papazın çevresinde işlenen bir cinayet üzerinden dünyevi adaleti sorguladığını ve tanrısal adaleti galip kılarak derin Katolik inancını tartışılmaz bir biçimde ortaya koyduğunu iddia ediyor. Yani Alfred Hitchcock sapık değil iflah olmaz bir ahlakçı.
Bu filmin Hitchcock’un en ‘katolik’ filmlerinden biri olduğunu düşünen sadece McGilligan değil. Aynı zamanda film eleştirmeni de olan ‘Through a Catholic Lens: Religious Perspectives of 19 Film Directors from Around the World /Katolik Bakış Açısından Dünya Sinemasının 19 Yönetmeni’ adlı kitabın yazarı peder Peter Malone’da aynı görüşte. Malone yönetmenin 1956 yılında çektiği ‘The Wrong Man/ Yanlış Adam’ adlı filminin de suç ve günah temaları üzerine fikirlerini hayli net yansıttığı görüşünde. Bir peder olarak Katolik inancı ve suçluluk duygusuyla ilgili pek çok konuşma yapmak zorunda kaldığını söyleyen Malone’a göre bu işi en en iyi yapan kişi tüm bağışlayıcılığıyla Alfred Hitchcock’tan başkası değil.
Ünlü yönetmenin dini yönüyle ilgili bu iyimser yaklaşımların ne kadar doğru olduğu ise hayli tartışmalı bir konu. Böyle olduğunu düşünenlerin verdiği örnek ise doğrudan Hitchcok’un yaşadığı bir olay. Anekdota göre Hitchcock İsveç’e yaptığı yolculuk sırasında arabayla bir köyün yakınlarından geçerken yanındaki kişiye parmağıyla bir noktayı işaret ederek “Bu benim hayatımda gördüğüm en korkunç manzara” der. Korkunun üstadını neyin ürküttüğünü merak eden kişi baktığı yerde bir rahibin omzundan tuttuğu küçük bir çocukla konuştuğunu görür. Bu sırada Hitchcock camı açmış çocuğa “Kaç küçük çocuk. Hayatını kurtarmak için kaç” diye bağırmaktadır.

Bu anekdota rağmen Hitchcock’un dini ne kadar önemsediği de biliniyor. Yönetmen hakkında resmi onay alan tek biyografi 1978 basımı ‘Hitch: the Life and Times of Alfred Hitchcock / Hitch: Alfred Hitchcock’un Hayatı ve Dönemleri’ adlı kitabın yabanı John Russel’da böyle olduğunu düşünüyor. “Hitch’in kızı Pat, Katolik bir başpiskoposun kuzeniyle evlendiğinde nasıl mutlu olduğunu görmeliydiniz” diyen Russel elbette ki röportajlarında dini geçmişinin kendisinde yarattığı suçluluk duygusundan yakınan Hitchcock’la çatışıyor. Ama Russel bu çatışmayı da ne söylerse söylesin ve ağırlığı ne olursa olsun Hitchcock’un tam bir Katolik olarak yaşayıp öldüğü konusundaki tespitiyle tartışmaya kapatıyor. Ünlü yönetmenin sürekli yaptığı kilise ziyaretleri, film setlerine rahip arkadaşlarını çağırması ve kiliselere yardımlar göndermesi de John Russel’ı doğrular nitelikte olaylar.
Bu konular üzerinde yapılan tartışmaların izleyenleri ‘tavuk mu yuurtadan çıkar’ sorusundan öteye götüremeyeceği bir gerçek. Üstelik Hitchcock cephesi çoktan beri filmlerindeki gibi ‘sessiz ve tedirgin edici’ bir platformda. İster sapık, ister ahlakçı isterse dünyanın en acı çeken kulu olsun Hitchcock’un filmleriyle insanların hayatında pek çok şeyi değiştirdiği bir gerçek. O çektiği söylenen acısını öyle veya böyle filmlerinde pay ederek anlattı ve çoktan gitmesi gereken yere gitti. Kendisiyle söyleşilerini bir kitap haline getiren Truffaut’nun da dediği gibi “Ingmar Bergman çağında sinemanın edebiyatla eşdeğer bir sanat olduğu kabul edilirse Hitchcock’u Kafka, Dostoyevski, Poe gibi kaygılı ‘sanatçılar’ arasında saymak gerekir. Bu kaygı sanatçıları bize yaşamda yardım etmezler (çünkü yaşam onların kendileri için de zordur) işlevleri bize saplantılarını iletmektir. Böylece –ve belki de istemeden- bize kendimizi tanımada yardımcı olurlar. Bu da her sanat yapıtının temel amaçlarından biri değil mi?”
Loading posts...