Photobucket Photobucket

Search

Find me on...

“Hava yağmurlu. Parke taşlı ıslak sokakta gecenin de etkisiyle göz gözü görmüyor. Aristokratlar hafta sonu düzenlenen av partilerine katılmak için şehirden ayrılmış. Halk geç vakitte iyice tekinsizleşen karanlık sokakları terk edip çoktan evlerine çekilmiş. Londra sisler altında bir hayalet şehir…  Arada bir geçen atlı arabaların düzenli tıkırtılarına, yıpranmış eski ceketlerinin koltuk altlarına akşam postasını sıkıştırmış çocukların cinayet haberlerini duyuran cılız sesleri eşlik ediyor. Bastonuyla kaldırımları dürte dürte köşeyi dönen kişi Oscar Wilde olabilir. Onun hemen sağından geçmekte olan ve şüpheli bakışlarıyla kadınları süzen tuhaf adam da galiba Karındeşen Jack.

İki adamın arasından hızla sıyrılıp kırmızı tuğlalı iki katlı bir evin önünde duran kişinin kim olduğu ise şüpheli. Orta boylu, bıyıklı, elinde siyah büyükçe bir çanta var ve oldukça telaşlı görünüyor. Dik ve keskin bakışları onun netlik ve kararlılık gerektirecek bir mesleğe sahip olduğunu söylüyor. Lacivert takım elbisesi, füme rengi trençkotu  ve şapkası hem iyi bir kazancı olduğunun hem de bir büroda çalıştığının işareti. Adam duvarındaki pirinç levhada 221B yazan kırmızı tuğlalı evin kapısını çalıyor. Kapıyı açan kadın onu içeriye buyur ediyor. Adam ana kapıdan emin adımlarla girip, loş bir koridorun sonuna doğru ilerliyor ve koridorun sonundaki eski görünümlü kapıdan içeriye teklifsizce dalıveriyor. Geniş ve yüksek tavanlı oda yanan şöminenin de etkisiyle hayli sıcak; camları kaplayan ağır kadife perdelerin ise rengi solmuş. Ortada duran masanın üzerine özenle kesilmiş gazete kupürleri, garip malzemeler ve ağzına kadar dolu bir kül tablası var. Köşede bir keman kutusu duruyor. Tütün ve kahve kokusunun birbirine karıştığı odanın cama bakan kanepesinde uzanmış uzun boylu yakışıklı adam kafasını çevirme ihtiyacı bile duymadan “Gel Watson” diyor “Ben de seni bekliyordum.” Bu esrarengiz adam 20. yüzyılın en önemli hayali kahramanlarından biri olan Sherlock Holmes. Dikkatli gözlerler bakanlar odanın bir köşesinde isteksizce vakit öldüren bir başka adam daha görebilir. Bu kişi Holmes’un yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle’dır ve kendisi can sıkıntısından yarattığı karakterin kölesi olmuş talihi tartışılır bir yazardır.


Doyle’ın talihinin tartışılıyor olmasının nedeni elbette Sherlock Holmes… Muhafazakar bir ailenin çocuğu olan ama katolik okulunu 16 yaşında agnostik olduğu gerekçesiyle terk eden bu ilginç adam  başlangıçta sadece kendisini oyaladığı için yazıyordu. Ama Edgar Allen Poe’nun meşhur karakteri Augusto Dupin ile üniversitedeki hocası Joseph Bell’den esinlenerek yarattığı Sherlock Holmes sayesinde her şey bir anda değişti. Öyle ki Doyle, Holmes’tan bıkıp onu öldürdüğü zaman bile okuyucularının muhalefetiyle karşılaşacaktı. Artık maceraları heyecanla takip eden kitle Doyle’ın zekası yerine Holmes ve tüm maceralarında yanında olan Doktor John H. Watson’ın önünde eğiliyordu. Watson’ın varlığı ise Holmes’la zeka ve analiz yeteneğini yarıştırmak değil yaptıklarıyla övünmeyi sevmeyen bu ketum İngilizin maceralarını kayda geçirmekti. Bu yüzden Watson’ın Doyle’la arası Holmes’tan daha iyiydi. 
Holmes tekten gitmeyi seven bir karakterdi. Hayatında tek bir kadın olmuştu: zeki, güzel, cesur ve becerikli Irene Adler. Süreğen tek bir düşmanı vardı: kötülerin kötüsü Profesör Moriarty, tek kardeşi üst düzey bir bürokrat olan Mycroft’tı. Onun dışında bir akrabası olup olmadığını kimse bilmiyordu. Kokain ve afyon bağımlısıydı. Hastalık derecesinde titiz ve takıntılıydı. 221 Baker Caddesinde Mrs Hudson’ın kiracısıydı. Baktığı davalardan elde ettiği gelirle yaşıyordu ama kimse onun ne kadar kazandığını bilmiyordu. Her yönüyle toplumdan ayrılan, farklı bir gözle bakıldığında itici bile sayılabilecek bu tuhaf adamı insanların gözünde bu kadar önemli kılanın ne olduğu ayrı bir tartışma konusu elbette. Ancak herkes onun üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen dünyanın en tanınmış edebiyat kahramanlarından biri olduğu konusunda hem fikir . Üzerine kitaplar yazılıyor, araştırmalar yapılıyor ve filmler çekiliyor. Holmes’u konu alan ve hayli tartışma yaratan çalışmalardan  biri de halk arasında ‘Madonna’nın eski kocası ve çocuklarının babası’ olarak tanınan yönetmenedinen Guy Ritchie. Genelde düşük bütçeli filmlerle harikalar yaratmayı seven bağımsız yönetmen geçtiğimiz yıl çekilen ve cuma günü ülkemizde de gösterime giren ‘Sherlock Holmes’la ticari sinemanın sularına  yelken açtı. Üstelik bu açılımla yepyeni bir tartışma da yarattı: Sherlock Holmes eşcinsel mi?

Bu tartışma filmde Holmes’u canlandıran Robert Downey Jr.’ın David Letterman’ın şovunda Holmes’un maskülen bir eşcinsel (a butch homosexual) olduğunu ve yönetmen Ritchie, Watson’ı canlandıran Jude Law ile birlikte ikilinin ilişkisini bu temel üzerinde kurduklarını iddia etmesiyle başladı.  Filmin gösterime girmesinden hayli önce yapılan bu açıklama halen daha gündemde. Bu durumdan en çok rahatsız olan taraf ise filmin yapımcısı olan Warner Bros ve Sherlock Holmes’un Amerika’daki haklarını elinde bulunduran Andrea Plunkett. Warner Bros tamamen muhafazakar seyircisini kaybedecek olmanın kaygısı ile davranırken Plunkett bu duruma eserin özüne aykırı olduğu için karşı çıktığını söylüyor ve ekliyor: “Homoseksüellikle ilgili bir sorunum yok. Ama bu tarz doğru olmayan iddiaların kitabın ruhuna zarar verdiği düşüncesindeyim. Robert Downey Jr’ın yaptığı açıklamanın kara mizahın anlayışının bir ürünü olduğunu düşünüyorum.” Bu tartışmalar alevlendikçe filmle ilgili beklentilerde enteresan hale geliyor kuşkusuz. İkinci bir Borekback Mountain bekleyenlerden tutun da bu tartışmayı eşcinsellere karşı önyargının bir sonucu olarak görenler çoktan birbirine girmiş durumda. Oysa senaryoda Holmes ve Watson’ın birlikte olduklarını gösteren bir sahne yok. Anlamı tartışılır imaların bulunduğu bir kaç sahne var. Aşağıda görülenlerde bunlardan bir kaçı:

Peki yakın dost olan, gerektiğinde aynı yatağı paylaşan ve birbirinden gerekmedikçe ayrılmayan Holmes ve Watson gerçekten eşcinsel mi? En azından karakterleri yaratan Conan Doyle’ın böyle bir iddiası var mı? Sandalyelere bile bacakları görünmesin diye elbise giydirilen muhafazakar ötesi Viktoryen dönemde yazarın böyle bir imada bulunabilmesi elbette çok kolay değil. Ancak önemli olan böyle bir şey söylemek isteyip istememesi. İşin aslı Conan Doyle yıllar ötesinden böyle bir imanın önüne çıkabileceğini öngörerek kitaplarından birinde Watson’ın ağzından bir açıklamada bulunmuş. ‘The Adventure of the Creeping Man’ adlı kitapta Dr Watson’a söylettiği şu sözler bunun en önemli kanıtı: “Holmes alışkanlıkların adamıdır. Ben de onlardan biriyim…güven duyabileceği bir yoldaş…zihnini keskinleştirecek bir bileği taşı. Onu canlandırıyorum.”  
Yani Doyle Sherlock Holmes’un aslında eşcinsel olmadığını, her bağımlılığın ve birlikteliğin seksüel ya da aşki temalar üzerinden değerlendirilemeyeceğini anlatmaya çalışıyor. Ancak bakış açısı elbette yönetmene ait. Kişisel görüşümüz Holmes’un gerçekleriyle Ritchie’ninkilerin çatışıyor olması. Ve bu iki ayrı uç arasındaki dengenin hassas bir şekilde kurulmaması. Holmes’u yıllarca sivri burunlu, uzun suratlı, soğuk İngiliz yakışıklılığıyla tanıyıp sevmiş sadık okurlarının filmdeki Holmes’daki salaş, bohem ve kaygan havayı sevmemesi bile bunun en önemli kanıtı. Holmes’u kendine sezgileriyle karakterize edip de bunu sağ salim başarabilecek en iyi yönetmenin Tim Burton olabileceğine en az bizim kadar Ritchie’de inanmış olmalı ki fragmanda bile Robert Downey Jr. ‘Burton yönetiminde feminene kayan Johnny Depp’ olmaktan kurtulamıyor. Ancak eleştiriler ve tartışmalar her ne olursa olsun bunun kaymağını yiyecek olanın yüzyılların şöhretine bir çentik daha atacak Holmes olduğu kesin. Ama kendisinden daha muhafazakar oln ve etrafındakilerinin neler söylediğiyle fazlasıyla ilgilenen ‘klasik vatandaş’ Watson bu dedikodulara karşı dostu kadar soğukkanlı yaklaşabilecek mi orası tartışılır. Bu konuda kesin olan tek şey Holmes’un klasik cümlesiyle konuya son vereceğini tahmin ediyoruz: “Elementary, my dear Watson.” 

PS:

Freud ve Holmes meslektaş mı?

Freud ve Holmes… İlk anda birbirleriyle ilgisiz görünen bu iki ismin aslında pek çok ortak özelliği var. İlk olarak psikanalizin de kabaca dedektiflik yöntemlerinden ve ayrıntılarından beslendiğini göz önünde bulundurursak bu iki ismin meslektaş olduğunu söylemek bile pekala mümkün. İkisi de kokain kullanıcısı, batıla karşı, rasyonel ve her ikisinin de kadınlarla arası pek iyi sayılmaz. Sherlock Holmes bağımlılıklar ve kadınlarla ilişkilerde zayıflık konusunda Freud’dan bir kaç gömlek daha üstün, kabul. Çünkü kendisinin kokainin yanı sıra afyon ve tütün gibi başka alışkanlıkları da var. Ayrıca hayatında var olan tek kadın bildiğimiz kadarıyla Irene Adler. Freud’unsa kadınlarla arası nispeten daha iyi. Ancak ikilinin benzerlikleri de hayli fazla. Her ikisi de görenlerce ‘buz gibi’ nitelendirmesiye karşılanabilecek kadar cool, çok çeşitli ve tuhaf konularda fazlasıyla bilgi sahibi ve kendi döneminin resmi kurumları ve fikirleriyle savaş halinde. Freud’un çeşitli konularda sahip olduğu farklı bilgileri yazılarında görmek mümkün. Holmes ise ansiklopedi maddelerini ezberleyecek, dünya üzerindeki tüm tütünler ve sigara külleri üzerine araştıma yapacak kadar işinde titiz. Her ikisini de bilmediği hemen hemen hiç bir şey yokmuş gibi görünüyor. Bugüne kadar konunun meraklılarınca çokça işlenen ve örnekleri çoğaltılabilecek bu benzerlikler silsilesi 1975 yılında yazılan bir romanada ilham kaynağı olmuş. Nicholas Meyer’in yazdığı ve filme de uyarlanan ‘The-seven-percent-solution’ hayal gücüyle bile olsa birbirine çok benzeyen ve farklı dönemlerde yaşamış olan bu iki adamı bir araya getiriyor. Filmde Holmes maceralarından tandığımız Dr. Watson ve Profesör Moriarty de yer alıyor. Zaten ikilinin karşılaşması da  Watson’ın Holmes’u kokain bağımlılığından kurtarmak için Freud’a götürmesi ile gerçekleşiyor.

Notes

  1. searchyoursoul posted this

Loading posts...