Photobucket Photobucket

Search

Find me on...

26. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nden aldığı ‘Sinema Onur Ödülü’ dolayısıyla geçtiğimiz yıllarda istanbul’da da boy gösteren Paul Schrader sinema fanatiklerinin çok iyi tanıdığı, Amerikan sinemasının en ünlü senaristlerinden biri. Çektiği önemli filmlerle yönetmenlik anlamında da kendini kanıtlayan Schrader, İtalyan asıllı Amerikalı yönetmen, büyük Usta Martin Scorsese’nin filmlerinin de deyim yerindeyse ‘kadrolu senaristi’. Taxi Driver, Raging Bull, The Last Temptetaion of Christ gibi çok önemli Scorsese filmlerinde imzası olan Schrader en önemli başarısını da Robert De Niro ve 12 yaşında rol aldığı filmdeki oyunculuğuyla bir dönem ahlak tartışmalarına konu olan Jodie Foster’ın yer aldığı Taxi Driver’la elde etmişti.

Hollanda göçmeni Protestan ve dini bütün bir ailenin çocuğu olarak kapalı bir çevrede yetişen Schrader sinemaya ilk kez 19 yaşında gitmesine rağmen en büyük başarısını 26 yaşında yazdığı senaryosuyla kazanan şanslılardan. Yaptığı işlerle sinema tarihine damgasını vuran bu efsane isimle kısa süreli İstanbul ziyaretinde ben de konuşma fırsatını yakalamıştım. Kendisinin sıkı bir hayranı olarak sorular sorarken elim ayağıma dolaşsa da, Schrader yazdığı karakterlerin ‘cool’ tavrıyla sorularımı yerinde karşılayıp yine onlar gibi kısa ve öz cevaplarla taşı gediğine oturttu. İşte ‘On every street in every city, there’s a nobody who dreams of being a somebody. He’s a lonely forgoten man desperate to prove that he’s alive’ daki o ‘hiç kimse’lerden birinin; sinema tarihinin en sağlam, psikopat, arıza ve özel karakterlerinden Travis Bickle’ın yaratıcısı ile o keyifli sohbetten bir bölüm…

Biyografinize göre ilk kez sinemaya 19 yaşında gitmişsiniz. Bu doğru mu?

Kilise geçmişi olan bir insanım. Dini bir ortamda büyüdüm ve bulunduğum çevrede sinema çok da ilgi gören bir şey değildi. Yine de çok şey kaçırdığımı düşünmüyorum. Çünkü ben zaten altmışların Avrupa sinemasıyla ilgileniyordum.

Auto Focus gibi kült filmleriniz olmasına rağmen insanlar sizi daha çok senarist yanınızla tanıyor. Siz en çok hangisini yapmayı tercih ediyorsunuz?

Benim için her ikisi de eşit. İkisini yapmaktan da keyif alıyorum,

Taxi Driver’ı yazdığınızda 26 yaşındaydınız. İlk işlerinizden biri olmasına rağmen büyük bir başarı kazandınız. Sonraki işlerinizde bu başarıdan dolayı endişelendiğiniz oldu mu hiç?

Böyle bir endişeyi hiç yaşamadım. Taxi Driver’la o kadar erken bir yaşta başarı kazanmak benim için çok büyük bir şanstı. Bu benim hayatımı oldukça kolaylaştırdı. Çünkü ilerleyen yaşlarda yakalanan başarı insanı daha çok endişelendiriyor.Ama erken yaşlarda kazanılan başarı insanın gelecek hakkında endişelenmesini engellediği gibi istediği işleri yapması konusunda da kolaylık kazandırıyor.

Taxi Driver’ın kült karakteri Travis Bickle sinema tarihinin önemli figürlerinden biri haline geldi. Travis’i yazarken kendi hayatınızdan esinlendiğiniz noktalar oldu mu?

Tam olarak değil. Travis benim sadece bir yanım. Ama çok karanlık bir yanım. O filmi yazdığım sıralarda bir filmkoliktim. Filmler benim için adeta bir terapiydi. Bu esnada kurmaca bir öykü yazmanın insanın duygularını dışarı vurabilmesi için çok güzel bir yol olduğunu fark ettim.

Yazdığınız karakterler nerede olurlarsa olsunlar hep ‘öteki’. Bu tarz insanları anlatmayı mı seviyorsunuz?

Evet. Ben çelişkisi olan karakterleri seviyorum. Ne yapmak istediğini çok fazla bilemeyen, hayattan almak istediğini beceremeyen karakterler hoşuma gidiyor.Mesela Taxi Driver’da ki Travis Bickle,bir taksinin içerisinde, etrafı sadece bir camın ardından gören ve kötü düşüncelerini bu camın arkasından bu dünyaya yansıtan biri. benim dini bir geçmişim olduğunu söylemiştim. 1968 yılında taşradan Los Angeles’a geldiğim zaman kimi zaman ben de Travis’in hissettiklerini hissetmiştim.

Bir röportajınızda senaryoyu kafanızda bitirip yazmaya oturduğunuzu söylemişsiniz. Hikaye bittikten sonra yazım aşamasında sizden bağımsız olarak karakterlerinizin başka bir yola gitmek istediği oluyor mu hiç? Ya da karakterlerinizle bu tarz bir iletişim kuruyor musunuz?

Hayır endişelendirmiyor. Bence hayata asıl yön veren tanrı gizemi değil davranışlarınızın gizemidir.Son filmim Walker’ın sonunda bir cinayet işleniyor ama filmdeki tüm karakterler bunun cinayet değil bir gizem olduğunu söylüyor. Bence de bu böyle.

Ozu, Bresson gibi yönetmenlere ve minimalist sinemaya olan ilginizi biliyoruz. Biraz bundan bahseder misiniz?

Daha önce de söylediğim gibi benim sinemada favorim altmışların Avrupa sineması. Hep bu tür filmler yapmak istedim. Bu anlamda klasik Amerikan filmleri çeken tipik bir Amerikan yönetmeni sayılmam. Bu bana özel bir kariyer getirdi.

Senaryo yazarları genelde çalıştıkları yönetmenlerle kimi konularda anlaşamaz. Sizin en rahat çalıştığınız yönetmen kim?

Dört filmini yazdığım Martin Scorsese tabii! Onunla yaptığım işler hem çok güzel oldu. Scorsese ile çalışmak çok güzel bir duygu. Onunla beraber çalışırken tek kişi gibiyiz. Asla iki ayrı kişi gibi davranamıyoruz. Oysa çok farklı geçmişlerimiz var. ben Hollanda kökenliyim o İtalyan; ben taşradan geliyorum o şehir insanı; o Katolik ben Protestanım. Birbirimizden çok farklıyız ama birbirimize çok benziyoruz. Ben onun gibi düşünebiliyorum, o da benim kafamdan geçenleri anlıyor. Çok uyumlu çalışıyoruz.

Notes

  1. searchyoursoul posted this

Loading posts...