"Good morning, Colombus!"

IFJ / NYTIMES / Last.fm / Facebook
Recently listened to:
feed.informer

Oscar ÖLÜMCÜL bir TUZAK mı?

March
11

Erkek egemen Hollywood’un kapılarını nicedir zorlayan yetenekli kadınlar bu yıl ki Oscar ödüllerine de adaylıkları ve aldıkları ödüllerle damgasını vurdu. Ama tüm bu başarılarına rağmen Hollywood semalarında kabul görmeleri hala yapımcıların ve stüdyoların onlara şans vermesiyle mümkün. Bunu kanıtlamak için Amerika ve dünya medyasının Oscar törenlerinden yansıttığı görüntülere bakmak yeterli. Gazete ve televizyonlarda sadece parıltılı elbiselerin kırmızı halı geçişleri, kim kimin sevgilisi olmuş dedikoduları ve ödül töreninin modaya yaptığı katkılar konuşuluyor.

Gerçi bu yıl ki tören diğerlerine oranla biraz daha renkli geçti. Terk edilmiş eski eş Kathryn Bigelow, milyonlarca dolar gişe hasılatı yapmış filmi ‘Avatar’la yarışan eski kocası James Cameron’u alt etti. 82 yıllık Oscar tarihinde ilk kez en iyi yönetmen ödülünü alan kadın oldu üstelik. Hem de Dünya Kadınlar Günü’nde! Manşet patlatmayı pek seven medyada haberler arka arkaya yayınlanmaya başladı. Bu karmaşada hiç kimse küçük bir bütçeyle üstelik 2008 yılında çekilmiş, ilgisizlikten geçtiğimiz yıla kadar Amerika’da gösterime bile girememiş bir filmin neden bu kadar çok ödüle boğulduğu konusunda herhangi bir yorumda bulunmadı. Çünkü böyle bir duruma kafa yorabilmek için önce genel olarak Hollywood’da kadınların durumlarına, yapımcıların onlara bakış açısına; özel olarak da  Kathryn Bigelow’a Irak Savaşı’nda bir bomba imha timinin hikayesini anlatan ve her nedense bir takım kişiler tarafından ‘savaş karşıtı’ olarak nitelenen ‘Hurt Locker / Ölümcül Tuzak’ adlı filmine ve Oscar ödüllerini veren Akademi’nin ne menem bir şey olduğuna bakmak gerekiyor.

Bu konuya yabancı olanlar için Oscar ödüllerini veren Akademi üzerine birkaç söz söylemek gerekiyor öncelikle. Resmi açıklamalara göre AMPAS yani ‘Academy of Motion Picture Arts and Sciences’ 5000’in üzerinde üyesi olan  bir organizasyon. Yüzde 22 gibi bir çoğunluğu oyuncular oluşturuyor. Akademi hiçbir zaman üyeleri ile ilgili bir açıklama yapmıyor. Örneğin yıllık olarak hala üye kabulü yapan bu organizasyonun  üye sayısı nedense resmi rakamlara göre 2007 yılından beri hiç artış göstermemiş. Ayrıca gizli üyelerin mistik birleşimi şeklinde gerçekleştiğini tahmin ettiğimiz oylamalarda kimin kime nasıl oy verdiği bir muamma. Akademi ile ilgili söylenecek en net ama resmi kaynaklarda geçmeyen tek şey bu organizasyonun kesinlikle muhafazakar olduğu ve sektördeki ‘öteki’leri hiç mi hiç sevmediği. Amerikan halkının aile yapısını, devlet sistemini ve hükümetin her türlü eylemini, bireylerin stabilizasyonunu sağlamaya yönelik tüm çalışmaları – tıpkı Hollywood gibi- Akademi’de destekliyor. Ama bunu yaparken fazla göze batmak istemeyen her gizli örgütün yaptığı şeyi yapıyor, nabza göre şerbet veriyor!

Örneğin Amerikan Başkanı Barack Obama iken şişman, zenci, AIDS hastası bir kızın hikayesini anlatan ‘Precious’un bu yıl pek çok dalda aday olarak gösterilmesi Akademi’yi iyi tanıyanlar için şaşırtıcı değil. Ödül alamaması ise hiç değil! Yıllardır basit gişe filmleriyle ünlenmiş temiz aile kızı Sandra Bullock’un Hellen Mirren, Merly Streep ve Precious’daki performansıyla insanı kendine hayran bırakan Gabourey Sidibe’yi geride bırakarak En İyi Kadın Oyuncu seçilmesi ise ise gerçek bir Akademi klasiği. Buradan anlaşılacağı gibi Akademi bir filme ya da kişiye genel bakış açısına uygun olmadığı halde ödül veriyor ya da onu aday gösteriyorsa bunun mutlaka ama mutlaka bir başka nedeni vardır. O nedeni de çok uzaklarda aramak gerekmez hemen burnunuzun dibinde duruyordur. Geçtiğimiz Pazar akşamı yapılan ödül töreninden Kathryn Bigelow’un bir erkek çekse bu kadar çok ödül alamayacak filmi ‘Hurt Locker’la 6 ödülü birden kucaklaması da bunun en net örneği. Aynı zamanda Oscar ödülleri ile ilgili bir başka gerçeğe de işaret ediyor Bigelow’un durumu: Akademi abartmayı sever!

Kathryn Bigelow ve filmine genel bir bakış atmadan önce elbette Hollywod’da kadının durumuyla ilgili biraz bilgi vermek gerekiyor. Kadınların yazdıkları senaryolar ve çektikleri filmler uzun zamandır Hollywood’un en  çok gişe yapan işleri arasında yer alıyor. Sunday Times Culture’ın konuyla ilgili yazısında kullandığı iki yıl önceki rakamlardan örnekler verelim: 2008 yılında en iyi senaryo Oscar’ı alan Diablo Cody’nin ‘Juno’su, 7 milyon bütçeyle çekilmesine rağmen yapımcısına tam 124 milyon dolar getirmiş. Oysa aynı yıl çekilen ‘No Country for Old Men’ 61 ve ‘There Will Be Blood’ sadece 31 milyon dolar hasılat yapabilmiş. Bu noktada yazının seyrinin ‘Hollywood’u kadınlar ele geçiriyor’ teması üzerinden devam edeceğini düşünenler hayli yanılıyor. Çünkü kadınlar kazandıkları başarıya rağmen Hollywood  semalarında hala ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor. ‘Senaryo yaz ama film çekme!’ Hollywood’un kadınlar için belirlediği kuralların sadece biri. Ama yapımcıların kadınlara tanıdıkları bu alan da tahmin edildiği kadar geniş değil. 82 yıllık Oscar tarihinde yazı kategorilerinde tam 133 kadın aday olmuş ama sadece 21’i ödül alabilmiş. Erkekler ise 1200 adaylık 230 ödülle elbette önde gidiyor. 2008 yılında tüm yönetmenlerin yüzde 9’u,  yazarların yüzde 12’si, yapımcıların yüzde 23’ü kadın. Setteki çalışan kadınların oranları ise hayli düşük.  2006 yılında çekilen filmlerin yalnızca yüzde 6’sı kadınlara ait. Bu rakam 2000 yılında yüzde 11 imiş. Yani 6 yıl ileriye gittiğinizde kadın yönetmenlerin sayısında yüzde 5’lik bir düşüş görüyorsunuz!

Culture’ın muhabirine göre bu düşüşün ve stüdyoların kadın yönetmenlerle çalışmak istememesinin pek çok nedeni var. Filmler için çok önemli olan ilk hafta gişe hasılatı bu nedenlerden biri. Çünkü istatistiklere göre filmlerin ilk hafta izleyicileri genelde genç erkeklerden oluşuyor. Stüdyolar erkek bir yönetmenin bu tür bir izleyiciyle çok daha iyi anlaşacağını düşünüyor. Büyük bütçeli ve önemli filmlerin riske girmemek için her daim erkekler tarafından çekilmesi isteniyor. Ayrıca yapacağınız işin ne kadar iyi olduğu ya da bütçesinin ne olduğu da eğer kadınsanız bazen bir işe yarayamayabiliyor. Kadın yönetmenlerin ancak 7-8 yılda bir film çekebilmesinin sebebi de bu. 1999 yılında Hillary Swank’a en iyi oyuncu Oscar’ını kazandıran ‘Boys Don’t Cry’ın yönetmeni Kimberly Peirce ikinci filmi ‘Stop-Loss’ için sekiz yıl beklemek zorunda kalmış. Callie Khouri’nin iki filmi arasında ise altı yıl var. Khouri, ‘Thelma ve Lousie’ gibi klasik sayılabilecek önemli bir hikayenin senaristi olmasına ve ilk filmi 2002 yapımı ‘Divine Secrets of the Ya-Ya Sisterhood’ ile büyük başarı kazanmasına rağmen ikinci filmi ‘Mad Money’yi 2008’de çekebilmiş. Yukarıdaki liste istediğiniz kadar uzayabilir: ‘Waitress’in yönetmeni Adrienne Shelley, ‘Talk To Me’ ile tanıdığımız Kasi Lemmons, ‘The Name Sake’in Mira Nair’i, ‘2 Days in Paris’in Julie Delpy’si, ‘Me and You and Everyone We Know’la sevdiğimiz Miranda July, Julie Taymor ve  Susanne Bier… Bu kadınların festivallerde ve gişede kazandıkları başarının hiçbir anlamı yok. Çünkü yeni bir film çekmek için her zaman sıfırdan başlamak zorunda kalıyorlar. Ve elbette Kathryn Bigelow… O da ‘Hurt Locker’ı çekebilmek için tam 8 yıl bekledi.

Yeri gelmişken söyleyelim bu yazının amacı ne kadın sanatçı, kadın yazar, kadın yönetmen klişesini parlatıp onaylamak ne de kadınların hala hak ettiği saygıyı görmüyor olduğunu anlatmaya çalışmak. Bu ayrı bir yazının konusu olacak kadar kapsamlı ve üzerine uzmanların söz söylemesi gereken bir konu. Yazının tek yapmaya çalıştığı şey Bigelow’un 6 ödülü birden kucaklayışının kapı arkasında neler olduğuna bakabilmek ve böylece sektör çarklarının nasıl çalıştığına dair biraz fikir edinebilmek. Bu da tüm bu söylenenlerin yanı sıra Hurt Locker’i gerçekten gören bir gözle irdelemeyi gerektiriyor kuşkusuz.

Kathryn Bigelow Hurt Locker ile En İyi Yönetmen ödülünü almadan önce sadece üç kadın bu ödüle aday olabilmişti. Bunlar 1977’de ‘Seven Beauties’ ile Lina Wertmüller, 1994’te ‘Piano’ ile Jane Campion ve 2004’te ‘Baba’ Coppola’nın ‘armut dibine düşer’ örneği olan kızı Sofia Coppola ve filmi ‘Lost in Translation’. Hiç biri ödül alamadı elbette. Ta ki Kathryn Bigelow  savaş karşıtı olduğu iddia edilen ‘Hurt Locker’la ortaya çıkana  kadar.

Bigelow, Oscar ödül töreninde heyecandan eli ayağı titrerken yaptığı konuşmada bir yandan hiç kimsenin yapamadığı bir şeyi gerçekleştirmenin heyecanını yaşıyor diğer yandan da başına gelenlere inanmaya çalışıyordu. Bu yüzden de ‘savaş karşıtı!’ Hurt Locker’ı Irak ve Afganistan’da hayatlarını riske atan kadın ve erkek tüm askerlere adayıverdi. Bigelow’un bu kadar ödülü birden kucaklamasını Akademi’nin abartmasıyla ve Hurt Locker’ın alttan alta verdiği aşağıda göz atacağımız mesajlarla açıklayabiliriz. Ama En İyi Yönetmen ödülünü alan ilk kadın olmasının birincil nedeni ödülünü veren Barbara Streisand’ın kurduğu cümlede gizliydi: ‘Artık zamanı gelmişti’. Elbette öyleydi… O güne kadar Bigelow dışında bu ödüle en yakın duran kişi Sofia Coppola’nın tek şanssızlığı ise Akademi’nin o zamanlar yani 6 yıl önce  böyle bir ödül vermeye hazır olmayışıydı! Peki oyları veren kurulu bir anda bu duruma hazırlayan şey acaba neydi? Irak Savaşı üzerine çekilen ilk film olma özelliği taşıyan Hurt Locker mı? Yoksa Bigelow’un James Cameron’la pek tatlı görünen yarışında ona tanınan bir şans mı?

Sorunun yanıtı tamamen politik bir meseleye dayanıyor: Irak Savaşı ve Amerika’nın bu savaşa bakış açısı. Seçildikten sonra Irak ve Afganistan’daki askerlerini geri çekeceğini söyleyen Barack Obama aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen bu sözünü gerçekleştiremedi. Ülkede bulunan 98 bin askerini 50 bine indirmeyi planlayan ve bunun içinde Irak’taki seçimlerin sonuçlarını bekleyen Bay Başkan, seçimin ardından Ağustos sonuna kadar muharebe misyonlarının sona ermiş olacağını söyledi ve ekledi “Irak güvenlik güçlerine tavsiye ve destekte bulunmayı ve Iraklı ortaklarımızla terörle mücadeleye yönelik operasyonları sürdüreceğiz. Ve tabii sivil halkla birlikte kendi güçlerimizi de koruyacağız!” Obama’nın bu açıklamasında ne demek istediği açıkça ortada. Ve bu çok ortadaki gerçek bölgede bulunan Amerikan askerinin duruşunun bir şekilde yumuşatılmasıyla gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Tıpkı ‘Hurt Locker’ filmi gibi Obama hükümeti de savaş karşıtlığını dünya aleme ne kadar ilan ederse etsin temelinde bölgede bulunmasının yanlışlığından çok orada bulunan adamlarını ve onların durumlarını öne çıkarmaya çalışıyor.

Senaryosu Irak savaşında gazeteci olarak görev yapan Mark Boal tarafından yazılan Hurt Locker’da Bigelow, Irak’taki EOD (United States Army Explosice Ordnance Disposal) olarak adlandırılan bomba imha ekiplerinden birinin içine kamerasını daldırıyor. Savaş bir uyuşturucudur cümlesiyle başlayan film Bigelow’un dokümanter havası veren görüntüleri eşliğinde her bir materyalin potansiyel bir tehlike taşıdığı Irak’ta imha ekibini gözlemeye başlıyor. Aksiyon filmlerinden kazandığı deneyimi bu alandaki yeteneği birleştirerek hikayeyi ustalıkla aktaran yönetmenin filmine çekim, tempo ya da teknik bir nedenle itiraz etmek mümkün değil. Hatta film o kadar sürükleyici ki bir süre sonra siz de kendinizi savaşın içerisinde hissedip bomba imha eden askerlerle içiçe buluyorsunuz. Sivil halk filmde bomba patlatan, zavallı askerleri öldürmeye çalışan, tehlikeli ve kenarda durup yabani yabani olup biteni seyreden vahşiler olarak gösteriliyor. Bu karmaşanın içinde takım lideri William James’in psikopat dalgalanmaları ise bir süre sonra izleyiciye etkileyici gelmeye başlıyor. Film başından sonuna Amerikan askerinin ruh durumuna odaklanmış vaziyette devam ediyor: ölümden korkan asker, tehlikenin üstüne atlayıp psikopata bağlayan arıza asker, normal hayatını artık hiçbir şekilde sürdüremeyen asker, sivil halktan çocuklarla top oynayan sevecen asker, ailesini kurup bu cehennemden kurtulmaya çalışan asker… Ve liste uzayıp gidiyor. Sonuç ise tam bir felaket: filmi izleyen kişi sonunda başını kaldırdığında Amerikan askeri ile inanılmaz bir empati kuruyor.

‘Savaşın taraflarından birinin hikayesinin anlatılmasının nesi yanlış? Askerin psikolojik durumu bir filmde yansıtılamaz mı?’ diyenler olabilir. Ancak burada sorun henüz bitmemiş bir savaş üzerine söz söyleniyor olması. Filmin senaristi Mark Boal geçtiğimiz günlerde bununla ilgili bir açıklama yaparak filmdeki görüntülerin CNN’deki kadar gerçekçi olduğunu, bir çok filmin savaş bitmeden gösterilmediğini ama kendilerinin bu noktada farklı davrandıklarını açıklamıştı. Boal’un bu açıklamayı yaparken farkında olmadığı şey şuydu kuşkusuz: Bitmiş bir savaşın üzerine yorum yaparken taraf olursunuz. Bitmemiş bir savaşla ilgili söz söylemek ise propogandadır. Yani hali hazırda devam eden bir şeyi ve onun içindekileri bir nedenle haklı çıkarırsanız onların destekçisisiniz demektir. Üstüne üstlük aldığınız ödülü adadığınız o askerler arasında Lynndie England gibi Ebu Garib hapishanesinde mahkumlara akıl almaz yöntemlerle işkence yapan yüzlerce kişi varsa…

Bigelow’un filmde anlattıkları 50 sene sonra belki başka bir anlama gelebilir ama şu anda oradaki askerlerin tüm yaptıklarını Irak halkının yaşadığı acıları görmezden gelerek haklı çıkarıyor. İşte tam da bu yüzden eski eşi James Cameron’un yine bir ‘Irak güzellemesi’ olan ‘Avatar’ına galip geldi. Akademi’nin normal zamanda ödüle boğacağı ‘Avatar’, ‘Hurt Locker’ ın verdiği mesaj karşısında yenik düştü. Gerçi Cameron’da Avatar’da Irak halkını simgeleyen Omatikaya halkını yine bir Amerikalı kahramana kurtartarak Hollywood sınırlarını zorlamamayı seçmişti. Ama yine de filminin içinde taşıdığı mesaj Akademi’nin hoşuna gidecek türden değildi. Amerika’nın tercihi bağımsızlığını öyle veya böyle kazanan bir ‘Omatikaya’dan çok orayı işgal eden askerleri anlamaya yani kendini bağışlatmaya yönelikti çünkü.

Sonuç olarak içindeki gerçeklik konunun uzmanları tarafından tartışılan, ödüllere boğulan ama neden böyle olduğu bir türlü anlaşılamayan, savaşa karşı olduğu söylenen ama işgalci askerleri kurban gibi gösterme potansiyeli taşıyan ve üstüne üstlük adını da Vietnam Savaşı’nda ortaya çıkmış argo bir sözcükten alan tuhaf bir filmle karşı karşıyayız. Üstelik bu filmin yönetmeni bizim ülkemizde dahi eleştirmenler tarafından savaş karşıtı bir film yaptığı için övülüyor. Dünya Kadınlar Günü’nde 82 yıldır kimsenin başaramadığı bir şeyi başarmış olmakla baş tacı edilen bu kadının aslında suçlu değil de saf olduğunu düşünmek istiyor insan. Ne diyelim Kathryn Bigelow’un ve savaşlarda çoluğunu çocuğunu kaybetmiş, işgal altındaki ülkesinde yaşama savaşı veren tüm kadınların Dünya Kadınlar Günü -geçmiş de olsa- kutlu olsun! İnsanlık için küçük ama kadınlar için olağanüstü bir ilk adımdı doğrusu! Ne de olsa ‘Artık zamanı gelmişti’…

blog comments powered by Disqus
blog comments powered by Disqus
Comments

I am following:

Powered by Disqus


View My Stats