"Good morning, Colombus!"

IFJ / NYTIMES / Last.fm / Facebook
Recently listened to:
feed.informer

Yunan İç Savaşı’nda bir Türk komünist

March
17

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali yaklaştı. Program açıklandı 20 Mart’ta da biletler satışa çıkarılacak. Bu yıl ki filmler arasında en dikkat çekici olan ise pek çok bölümde ağırlıklı olarak Oscar yarışındaki  filmlerin gösterilecek olması. Festivalin gelenekselleşen bölümlerinden  NTV Belgesel Kuşağı’nda da bu filmlerden ikisi bulunuyor: ‘The Cove’ ve ‘The Most Dangereous Man in America: Daniel Ellsberg and the Pentagon Papers’. En iyi Belgesel Oscar’ını almış olan ‘The Cove’ tanınmış fotoğrafçı Louie Psihoyos’un yönettiği bir film ve Japon balıkçıların yunus katliamını konu ediniyor. Judith Ehrlich ve Rick Goldsmith’in filmi ‘The Most Dangereous Man in America: Daniel Ellsberg and the Pentagon Papers’ ise 1971 yılında Pentagon belgelerini New York Times’a sızdırarak Vietnam Savaşı’ndaki yalanları afişe eden Daniel Ellsberg’in öyküsünü anlatıyor.

Geçtiğimiz yıl da NTV Belgesel Kuşağı’nda buna benzer ilgi çekici ve izlenmeye değer filmler vardı. Bu filmler arasında aklımızı en çok çelenlerden biri ise yakın tarihimimizin önemli isimlerinden Mihri Belli’nin Yunan İç Savaşı’na katılımını anlatan ‘Kaptan Kemal: Bir Yoldaş’dı kuşkusuz. Memleketimizin bu anlı şanlı komünistinin çok az bilinen macerasını anlatan film sayesinde ben de siyasi tarihimize damgasını vurmuş Mihri Belli’yle bir röportaj yapabilme olanağını yakalamıştım. Bu röportaj kendisinin sağlık durumu nedeniyle oğlu Hayrettin Belli’nin ve Sevim Belli’nin çabaları sayesinde yazılı olarak gerçekleşti. Ama Mihri Belli’nin yanıtları o kadar içten ve yazılı da olsa kendisiyle söyleşmesi o kadar keyifliydi ki yüz yüze gelmiş kadar olduk.Yakın tarihin bu çok az bilinen ilginç hikayesini geçmişin sayfalarında toza dumana karışmadan bir kez daha buraya koymak istedim. Gazetede yer azlığından kısaltmak zorunda kaldığım söyleşinin tam halini burada yayınlıyorum ilk kez. 

‘Kaptan Kemal, Bir Yoldaş’ adlı belgeseli seyretme imkanınız oldu mu? 

Bir kere başlığın ‘Kapetan Kemal’ olması lazım, Yunanca’da ‘Kapetan’, kaptan değil kumandan anlamına gelir. Gerillalara ‘andart,  gerilla şeflerine ‘kapetan’ denirdi. İspanyolcadan gelen gerilla sözcüğü yoktu o zamanlar. Filmi, bundan birkaç ay önce seyredebildim ama son hali miydi bilmiyorum. ‘Hiç gençlik resmimi koymamışsınız’ demiştim. Acaba koydular mı? Ama o döneme ait bir resmimi bulmak zor biraz çünkü dağda resim çektirmezdik. İşgüzar bir adam vardı resim çeken. Onun çektiklerini imha etmiştik. Adam sonradan casus çıktı. Ama ondan birkaç yıl önce Edirne’de yedeksubay askerlik yaparken epeyi resmimiz var.

Yönetmen Fotos Lamprinos’la ilk ne zaman tanıştınız ve kendisi hayatınızın bir dönemini belgesel haline getirmek istediğinde neler hissetiniz?

Fotos bizim eve geldi bir Türk rejisör arkadaşla beraber. O zaman tanıştık. Böyle bir talepten bahsettiğinde: “Bir sürü insan öldü, biz tesadüfen ölmedik, belgesel yapma işi bize kaldı” diye düşünmüştüm. Oysa ben “Gerilla Anıları-Rigas’ın Dediği” isimli konu ile ilgili anı kitabını 1987’de yazmıştım. Önce korsan basılmış, sonradan belge yayınlarından çıktı. Yunancası ise daha yeni basıldı.  

Belgeselin hazırlık aşamalarında yönetmenle beraber mi çalıştınız yoksa yönetmen hazırladığı  taslağı sizin onayınıza mı sundu?

Hiç  beraber çalışmadık. Bir taslak falan da görmedim. Sorsalardı  fikrimizi söylerdik. Ama biz bu film işlerinden anlamayız. 

Yunan İç Savaşı’na nasıl katıldınız peki?

İleri Gençlik Birliği davasından 1944’te hapse düştüm. O zaman İstanbul İktisat Fakültesi’nde meşhur hoca Neumark’ın asistanıydım. Onun derslerine girip anlattıklarını tercüme ediyordum. Nurosmaniye Camii’nin iki minaresi arasına ‘Saraçoğlu faşisttir’ yazılı mahya (pankart) asmıştık. Beraber olduğumuz arkadaş Tahsin Berkem düşerek yaralandı. Polis kan izini sürerek bizi buldu. Bizi İleri Gençlik Birliği Davası’na soktular… 9 ay o zaman 1. Şube’nin bulunduğu Sansaryan Han’da gözaltında tecritte kaldım. Sonra Harbiye Cezaevi’nde 2 yıl… Çıkışta sürgüne gidecektim ama Amerika’dan kaptan arkadaşım Tom Criton olarak gemisiyle İstanbul’a gelmişti. ‘Paris’e gidiyorum’ diye laf çıkarıp, onun gemisi ile Marsilya’ya kaçtım. Oradan da Paris’e… Paris’te Yunan Komünist Partisi’nden arkadaşlar Türkçe gazete çıkarabilecek birini arıyorlardı. Bana “Biri var mı?” diye sordular. “Benim” dedim. Türkiye’de tutuklamalar başlamıştı zaten. Yurda dönüp, aktif bir görev yapabilme olanağımız yoktu. Sofatya üzerinden Batı Trakya yani Rodop dağlarına ulaştık. Bulgaristan’dan Rodop dağlarına beraber geçtiğimiz adamın, meşhur kumandan Lassanis olduğunu sonradan öğrendim. Savaşta beni grup kumandanı yaptılar, grubun adını da Osmanlı taburu koydular. 

Daha önce Yunanistan’da bulunmuş muydunuz bu gidişten önce?

Belgeselde de söyledim benim Yunanistan’a ilk gidişim 16 yaşında, lise talebesi iken mekteple beraber olmuştur. Orada geçirdiğimiz 15 günde hepimizin bakışı değişmişti zaten. Karşılamalarından Türk mihmandarın konuşmasını “yaşasın Yunanistan” diye bitirmesini, Yunan yetkililerin “Yaşasın Türkiye” demesini yadırgamıştım. 15 gün sonra, geziden dönerken yapılan törende tüm kalbimle “yaşasın Yunanistan” sloganına katıldım.  

Bu savaşa katıldığınızda kaç yaşındaydınız?

Yunanistan’a 1946 sonunda ayak bastım. 1915 sonu doğumlu olduğuma göre 31 yaşındaymışım.

Komünistlerin dağda verdiği bu mücadelenin sebebi neydi peki? 

Yunanistan’da bu ordu aslında Hitler Almanya’sının işgaline karşı oluşmuştu. Zaferden sonra Yunanistan İngilizlere kaldı ve İngilizler andartlar komünist diye ilk iş olarak Alman işbirlikçiliği yapmış faşistlere silah dağıtıp işbirlikçi faşistlerden nizami ordu kurdular. Bunlar da evlerine dönmüş olan direnişçileri tek tek evlerinde avlamaya başladılar. 1 mayıs mitinginde de bir provokasyonla yüzlerce insan öldürülünce parti dağa çıkma kararı almıştı. Tüm Yunanistan’da kırsal bölgeler ve dağlar tamamıyla bizim elimizdeydi. Gümülcine’ye, İskeçe’ye girip çıkabiliyorduk. Dönemden söz etmek gerekirse, Avrupa’nın yarısı sosyalizme yönelmişti. İtalya ve fransa’da Komünist Partiler, amerikan işgali olmasa egemendiler. Tüm dünyada insanlar kısa zamanda, eşit ve özgür yaşayacak umudu vardı. O sıralarda Avrupa’da süren tek savaş bizimkisi idi. Asya’da da Çin devrimi de sürmekte idi. 

Size orada Kaptan Kemal diyorlarmış. Bunun özel bir nedeni var mı?

Lambros koydu benim adımı.  Kuzey bölgesi siyasi kumandanı idi. “Sana bir isim lazım” dedi. “Burada Türkler, Pomaklar Kemal adını severler, adın Kemal olsun”. Mustafa Kemal’i kastediyordu. 

Orada ne kadar kaldınız, bu kaldığınız dönemde neler yaptınız ve ne zaman geri döndünüz Türkiye’ye?

Önce 2 yıl. Sonra yaralandım 6 ayım Bulgaristan ve Sovyetler’de geçti 3 ameliyat oldum. Sonra tekrar döndüm kısa bir süre için. Önce siyasi komiserdim. Türk ordusunda 3 yıl yedeksubaylık yaptığımı  öğrendiklerinde askeri işler verdiler. En kısa zamanda da bizim “Osmanlı Taburu” kuruldu.

Yaralanınca beni bir katırla biri kadın biri erkek iki andart taşıdı. Bulgar sınırına gelince Bulgar askerleri de katıldılar. “Yaralı Türk, taşıyanlar Yunan ve Bulgar, işte Balkan Federasyonunu kurduk” dedim onlara. 

Belgesel için Yunanistan’a geri dönüp savaştığınız yerleri ve o dönemdeki arkadaşlarınızı  yeniden görmüşsünüz doğru mu?

Evet, hayatta olanlardan bazılarını gördük. Onların hatırladıkları, benim hatırladıklarım harmanlandı. Eski günleri yad ettik. Gerilla’ya yardım eden afacan çocuklar vardı, şimdi 70’lik olmuşlar… 

Aradan o kadar yıl geçtikten sonra belgesel için yaptığınız bu geri dönüş siz neler hissetirdi?

Ondan bir iki  yıl  önce de gezmiştik o dağları. O yıllarda durup düşünecek, hatta uyuyacak vaktimizin olmadığını, dağların güzelliğini seyretmeye fırsat bulamadığımızı düşündüm. O 2 yıl boyunca sanırım 2 saatten daha uzun bir uyku hiç  uyumamıştım, o da dalların  üstünde. O iki yılda ayak yıkamak dışında hiç bot çıkarmadım.   

Arkadaşlarınız hala sizin gibi inançlarından taviz vermeden yaşamaya devam ediyor mu?

Benim karşılaştıklarım ediyorlar. Ama yıllara yenilip alakası kesilenler de var. Yine de hepsi partili…

Türkiye’nin şu andaki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ülkenin görece bağımsız olduğu çocukluk ve gençlik dönemlerimizden sonra Türkiye 1950’lerden beridir peyk. Bugün her zamankinden daha fazla bağımlı. Tekeller ve emperyalistler işine gelmeyecek hükümeti 1 günde ekonomik olarak devirecek kadar güçlü.

Günümüzde genç insanların politika ile ilgilenmemesi Türkiye’nin geleceği açısından bir dezavantaj oluşturuyor mu sizce?
12 Eylül rejimi hala devam ediyor. Halkın üzerinde büyük bir yıkım bıraktı, özellikle en bilinçsiz kesimlere de büyük korku saldı. Siyasetten uzak gençler bunun eseri. Türkiye’de nesiller 30 yıldır 12 Eylül tezgahının bedelini ödüyor. Bu gidişle daha da ödeyecek. Genç nesli pasifize edip güdük ve kadersiz bırakmak ancak 12 Eylül gibi işbirlikçi ve emperyalist çıkarlara hizmet eden bir düzenin ürünü idi. Gençleri siyasetten korkutarak ülkenin geleceğini ipotek altına almak vatanı satmaktan, farklı bir şey değil.

(Fotoğrafta 1968-1969 yılında Küçükesat’taki evlerinde Belli ailesi. Mihri ve Sevim Belli’nin yanındakiler düz koyu renk tişörtlü olan Hayrettin Belli. Diğeri ise o zamanlar 7-8 yaşlarında olan şimdi Fransa’da kalp cerrahlığı yapan Dr. Emre Belli. Bu ev o yıllarda o ev bütün Dev-Genç’lilerin akşam görüşmeye geldikleri yerdi. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi dönemin tanınmış isimleri İstanbul’dan her geldiğinde Belli ailesini bu evde sık sık ziyaret ederdi.)


Fotos Lamprinos / Yönetmen 
Kaptan Kemal yani Mihri Belli’nin Yunan İç Savaşı’na katılmasıyla ilgili hikayeyi Mayıs 2007’de bir arkadaşımdan tesadüfen öğrendim. Kısa bir süre sonra da bu konuyu belgesel olarak işlemeye karar verip çekimlere başladım. Çekimlerin bir bölümünü İstanbul’da yaptık bir bölümünü de Mihri Belli ile onun savaşa katıldığı bölgelere giderek gerçekleştirdik. Belli filmde bize hem olayları anlattı hem de bu olayları anlattığı anı kitabından bölümler okudu. Ayrıca bu çekimler boyunca o dönemlerde birlikte olduğu bazı arkadaşlarını da gördü. Benim için filmin en ilginç yanlarından biri  Yunanistan’daki gösterimlerde izleyicilerin verdiği tepkilerdi. İzleyicini geri dönüşü çok etkileyiciydi. Çok iyi izlenimler aldık ve herkes belgeseli çok beğendi.

MİHRİ BELLİ KİMDİR? 

Mihri Belli, 1916′da Silivri’de dünyaya geldi. Babası Kurtuluş Savaşı yıllarında Trakya Direnişi’ni yönetenlerden Urfalı Mahmut Hayrettin Bey‘dir. 

Marksist düşünce ve devrimci eylemle 1936′da iktisat okumaya gittiği Amerika’da tanıştı. Orada gençlik ve işçi hareketlerine katıldı. Bir süre Missisipi’de zenci yarıcılar arasında faaliyet gösterdi. 1940′da Türkiye’ye döndü. TKP ile ilişkiye geçti. Belli yurda döner dönmez o sıralarda İstanbul il sekreteri olan ilk okul arkadaşı David Nea aracılığı ile illegal Türkiye Komünist Partisi’yle ilişki kurdu.TKP saflarında faaliyet göstermeye başladı. 1942 yılı sonlarında TKP’nin Merkez Komite üyeliğine getirildi. 1943-1944 yıllarında İstanbul üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Ordinasıus Profesör Fritz Neumark‘ın asistanlığını yaptı. Orada İleri Gençler Birliği‘nin kurucu ve örgütleyicilerinden biri oldu. 1944′de İlerici Gençler Birliği koğuşturmasında tutuklandı, iki yıl hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı. 1946′da yurt dışına çıktı. Yunan içsavaşına gerilla olarak katıldı. Demokratik Ordu saflarında tabur komutanlığına kadar yükseldi. Çatışmalarda iki kez yaralandı. Bulgaristan ve Sovyetler Birliği’nde tedavi gördü. 1950′de Türkiye’ye pasaportsuz girmekten ve tabanca bulundurmaktan tutuklandı ve kısa süre hapis yattı. Serbest bırakıldıktan sonra ertesi yıl, ünlü 1951 TKP tefkifatında tekrar tutuklandı. Yargılandı ve 7 yıl hapis ve iki yıl dört ay mecburî ikamet cezasına mahkum edildi. Mihri Belli ilk kez 1960’larda legal olarak, kendi adıyla konuşma ve yazma olanağını elde etti. “Türk Solu“ ve “Aydınlık Sosyalist Dergi“ adlı yayın organlarının yayınlanmasına yardımcı oldu. Bu dönemde de konuşma ve yazılarından dolayı iki kez tutuklandı, aylarca hapis yattı. Mihri Belli bu dönemde ünlü Milli Demokratik Devrim (MDD) tezlerini geliştirdi. Arkadaşlarıyla birlikte kitlesel bir nitelik kazanmaya baþlayan gençlik hareketinin Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi liderleriyle ilişkiye geçti. MDD kısa süre içinde gençlik hareketi içinde belirleyici bir etkinlik sağladı ve Türkiye’de, Avrupa ve Amerika’dan farklı olarak, 68 kuşağı gençlik hareketinin devrimci ve Marksist bir nitelik kazanmasında belirleyici rol oynadı.

12 Mart 1971 darbesinin ardından yakalanmamak için yurt dışına çıktı. Bir süre Filistin Kurtuluş Örgütü’nün konuğu oldu.. Ardından Türkiye’ye giriş yaptı. Ama birkaç ay sonra tekrar yurtdışına çıkarak Batı Avrupaya geçti. Orada bir süre kalarak “Yurtsever “ dergisinin yayınlanmasına yardımcı oldu. Ecevit’in önderliğindeki CHP’nin en büyük parti olarak çıktığı 1973 seçiminde Türkiye’deydi. 

1974 Af Yasasından sonra arkadaşlarıyla birlikte 1975′de Türkiye Emekçi Partisi’ni kurdu. 1979′da kendisine suikast giriþiminde bulunuldu. Saldırıda ağır yaralandı. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, 1981 sonlarýna doðru yurt dışına çıktı. Bir süre Ortadoğu’da kaldı. “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” nin kuruluşuna katıldı. Oradan İsveç’e geçti. 1992′de Türkiye’ye döndü. 

1996′da ÖDP, 2002 de de SDP kurucusu oldu. 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde Emek Barış Demokrasi Bloku – DEHAP listesinde İstanbul 1. bölgeden aday oldu. 2005te 50 yıl önce yaptığı portreler, “Hapisaneden Çizgiler” adı altında sergilendi.Toplam 11 sene hapis, 18 sene zorunlu sürgün yaşadı.(www.mihribelli.com‘dan alıntı)

blog comments powered by Disqus
blog comments powered by Disqus
Comments

I am following:

Powered by Disqus


View My Stats