Yolda

Deliler yaşadıkları yerin pusulasıdır. Gösterdikleri yön hiç şaşmaz. Faulkner’ın pek sevdiği deyimle ‘birinci sınıf bir yazar’, bu pusulaya bakarak bulur gitmesi gereken yönü. Sıradan hayatlar, toplumsal kurallar ve çekirdek aile mutluluklarından çıkmaz muhteşem anlatılar. Maalesef çıkmaz… Peter Pan bile bir aile trajedisi vesilesiyle yazılmıştır. Çünkü ‘mutlu düşünceyi yakalamak” için bile bir bedel ödemek gerekir. O bedel de karanlığı sevebilmektir, en azından sevmeyi öğrenmek… Aydınlığı bulabilmek için gereklidir bu…Öğrenmek ve sevmek yani…
Buradan yola çıkarak rahatlıkla söyleyebiliriz o zaman, hiç kimse Amerika’yı Jack Kerouac kadar sevmemiştir…
Saman yüklü tren vagonlarından, eski püskü bir kamyonetin arkasından ya da koldan vitesli, su gibi benzin yakan hurda bir arabanın camından öylesine izleyerek… Dilencileri, meczupları, tren rayları, çölleri, insansız kasabaları, tozlu benzin istasyonları, acılarını alkolün avuntusunda dindirmeye çalışan güzelliği kaçıklığından gelen kadınları, hayata tuhaf bir mesafeden bakan erkekleri, içlerine yer etmiş burjuva ahlakını ayrılamadıkları eşyalarını doldurdukları demirleri paslanmış bebek arabalarında bir caddeden diğerine götüren evsizleri ve tabii ki delileriyle…
Yolda’da anlattığı “Yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda her şeyi birden arzulayanlar, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen, yıldızların arasında örümcekler çizerek patlayan ve en ortalarındaki mavi ışığı görenlere, ‘vay canına’ dedirten o muhteşem sarı maytaplar gibi yanan, yanan, yanan”lara kimse onun kadar yakın olmamıştır…
Onları iyi, belki de Kerouac’tan bile daha iyi anlatan başkaları vardır elbette. Ama hiç biri Kerouac kadar onlarla birlikte yanmaya meyilli değildir. Bu yüzden aradan geçen onca yılın ardından Kerouac hala Keroac’tır, ‘Yolda’ ise hala yoldadır…

Bu henüz yolda olma durumu kitabın ve yazarının günümüze kadar bozulmadan aynı tazelikle gelebilmesinin en önemli nedeni kuşkusuz. Beat kuşağının takipçileri için de kutsal kitaplarının bu şekilde korunması elbette mutluluk verici. Ancak böylesi bir metnin artık farklı bir yerlerde konaklaması ve tabuları delip geçmek pahasına–en değişime açık gruplar en kapalı olanlardır çünkü- cesurca yorumlanması gerekiyor.
Bunu yapmaya gönüllü pek çok insan oldu bugüne kadar. Ama hiç biri Francis Ford Coppola kadar inatçı çıkmadı. O, tam 31 yıldır bu kitabı filmleştirmek için bekliyor. Çünkü 1979 yılından beri kitabın tüm sinemasal hakları ünlü yönetmenin American Zoetrope şirketinin elinde! Bu sinirleri geren bekleyişin kaynağında ise metnin görsele aktarılma zorluğunun ötesinde Coppola’nın mükemmeliyetçiliğinin yer aldığını söylemek mümkün.
Ünlü yönetmen tam 31 yıldır filmi çekmek için pek çok kez adım attı, senaristlerle çalıştı, oyuncularla konuştu ama tüm bu başlangıçlar belirli noktalarda yarım kaldı. “İstediğim gibi olmayacaksa hiç olmasın” düsturuyla hareket eden Coppola bir film için bu kadar yıl beklemeyi de umursamadı. Ve nihayet doğru zaman geldi! Yönetmenin şirketi ilk defa ‘Yolda’ ile ilgili net açıklamalar yapıyor. Hatta oralardan gelen bilgiler doğruysa film bu ayın başında çekilmeye başlandı bile. Hem de ‘Motorsiklet Günlükleri’ filmiyle tanıdığımız Brezilyalı yönetmen Walter Salles tarafından.
Görünen o ki, Coppola sonunda bunun bir ekip işi olduğunu ve farklı senarist, yönetmen ya da oyuncularla çalışmanın işi bir yere götüremeyeceğini anladı. Çünkü kitabı pek çok senariste uyarlatmaya çalışan ama hiç birini beğenmeyen yönetmen, senaryo işini de Salles’in ‘Motorsiklet Günlüğü’nü uyarlayan Jose Riviera’ya devretmiş. Yol hikayeleri ve uyarlama üzerine başarısı tecrübeyle sabit daha sağlam bir ekip bulunamazdı elbette. Bu yüzden başta Coppola olmak üzere herkes Kerouac’ın alter egosu Sal Paradise tarafından anlatılan ve yakın arkadaşı Dean Moriarty –elbette Neal Cassady-ile yaptığı bu yolculuğun hikayesini nasıl aktaracağını merakla bekliyor. İşi takip edenler filmin en az kitap kadar sağlam bir kitleye sesleneceğini düşünüyor. Her ne kadar metnin şiirselliği bu işi biraz zorlaştırsa da… Bir Kerouac uzmanı olan David Brinkley’de bu nedenle ‘Yolda’yı filmleştirmenin riskli olacağı görüşünde. “Yolda’yı okuyanlar onun Birleşik Devletler’e bir güzelleme olduğunu bilir…” diyor Brinkley ve ekliyor “O kitap, sıfatlarından tanımlamalarına kadar bir çocuğun ülkesine aşkını anlatır… Saf şiirdir…”
Bir şiirin nasıl uyarlanabileceğini ya da uyarlanamayacağını önümüzdeki yıl film gösterime girdiğinde hepimiz öğreneceğiz kuşkusuz. Eğer Coppola yine yarım bırakmazsa tabii…

YOLDA’NIN HİKAYESİ
”Senin yolun hangisi oğlum? Mübareklerin yolu mu, delilerin yolu mu, gökkuşağının yolu mu, süs balıklarının yolu mu, yoksa her yol mu? Herkes için her yerde bir yol var nasılsa. Kim nerde nasıl?”
Beat kuşağı denince akla ilk gelen isimlerden biri olan Jack Kerouac’ın efsanevi kitabı On The Road geçtiğimiz yıllarda Amerika’da sansürsüz olarak tekrar basıldı. Yazıldıktan altı yıl sonra, 1957’de yayınlanabilen ve ilk yılında 3.5 milyon satış rakamına ulaşan bu ilginç kitabın en büyük özelliklerinden biri ise yazılış şekliydi kuşkusuz.
Kerouac kitabını 3.5 metrelik ruloları birbirine yapıştırarak elde ettiği ve bir cetvel yardımıyla kesip biçerek daktilosuna takılacak boyuta getirdiği 37 metrelik rulo bir kağıda yazmıştı. Üstelik bu orijinal metin herkesin bildiği On The Road’dan epeyi farklıydı. Ama orijinalinin içeriğini bilen ünlü beatniklerin yıllar yılı kitap hakkında ‘değiştirilmemiş hali buna bin basar’ yollu açıklamaları kar etmedi. On The Road yıllarca ilk basımındaki sansürlü haliyle çıkarılmaya devam etti. Satışları da yarattığı tartışmalar da yıllar boyunca hiç azalmadı. Bir şehir efsanesi haline gelen ve içeriği hakkında sürekli mitler yaratılan orijinal metin ise uzun yıllar boyunca meraklı gözlerden uzak kaldı.
Oysa Jack Kerouac her ne kadar yaşantısı ve yazdıklarıyla tartışma yaratan bir yazar olsa da kitabını 37 metrelik bir ruloya yazmayı tasarlarken amacı kesinlikle gündem yaratmak değildi. Ünlü yazar sadece daktiloyla çalışırken kağıt değiştirmenin gereksiz ve zor bir iş olduğu, yaratıcı süreç esnasında aralardaki bölünmelerin metnin ve sözcüklerin gücünü öldüreceğini düşünüyordu. Zaten daktilosuna rulo kağıdı yerleştirip yazmaya başladıktan tam 3 hafta sonra -kahve ve benzedrin desteğiyle de olsa- kitabını bitirmesi, söylediklerinin kanıtı oldu. Edebiyat tarihinde bir ilk olan ‘Kerouac tekniği’ sonraları pek çok yazarı da derinden etkiledi. Edebiyatçıların ötesinde, beat takipçileri ve her kesimden okuyucu bu orijinal metnin içreğini merak edip durdu. Ama hiç kimse 90’lı yılların sonuna kadar bu çok özel metinden haber alamadı. Bilinen tek şey yazarın ölmeden önce evinde kaldığı arkadaşı Lucien Carr’ın köpeğinin kitabın giriş ve final bölümlerini yemiş olduğu ve kitabın uzun yıllardır New York Halk Kütüphanesi’nde saklandığıydı. Rulonun yasal sahibi ise en az Kerouac’ın yaşantısı kadar karışıktı. Kerouac 1969 yılında öldükten sonra mektupları, yazıları ve On The Road rulosundan oluşan arşiv, üçüncü eşi eşi Stella’ya, o ölünce kardeşi John’a ve John’dan da oğlu Tony Sampas’a miras kalmıştı. İşte edebiyat tarihinin bu en önemli metinlerinden birinin 2001 yılında gün ışığına çıkması da bu ‘pek duygusal’ yeğen Tony Sampas tarafından gerçekleştirildi.

Tony Sampas 2001 yılında neredeyse herkes 37 metrelik bu ruloyu unutmuşken ortaya çıkıp orijinal ‘On The Road’un artık okuyucuyla buluşması gerektiğini söyleyerek herkesi şaşırttı. Sampas’a göre rulo güvenlik amacıyla yıllardır kilit altında tutulmaktaydı ama edebiyat tarihi açısından bu çok önemli metni daha fazla saklamanın bir anlamı yoktu. Ve çok önemsiz bir ayrıntı da olsa ‘ailenin mali durumu pek iyi değildi, ödenmesi gereken faturalar’ vardı. Bu duygusal açıklamanın ardından 37 metrelik rulo meşhur Christie’s müzayede salonunda açık artırmayla satışa sunuldu. Açılış fiyatı 1 milyon dolardı ve herkes gözlerini kitabı alacak olan paralı sanat severe çevirerek beklemeye başladı. Müzayede salonunun uzmanlarından Chris Coover’ın ‘Ben Kerouac’ı Kafka, Joyce ve Proust’la aynı ligde değerlendiriyorum. Biz sadece çok önemli yazarların el yazmalarını satarız’ açıklaması ise satışın atışmalı geçeceğinin habercisi oldu. Gerçekten de kitabın satışı çok hararetli oldu.Yıllar önce aynı müzayede salonunda Kafka’nın 1920 basımı Dava’sına dökülen milyon dolarlara yakın bir para -2.2 milyon dolar olduğu söyleniyor- bir sanatsever tarafından gözden çıkarıldı ve On The Road sahibini buldu.
Ama sanatsever hiç de tahmin edildiği gibi bir edebiyat fanatiği değildi. Popüler kültüre dair ne varsa koleksiyonuna katmayı kendine ilke edinmiş İndianapolis’li bir futbol takımı sahibi James Irsay 37 metrelik ruloyu koltuğunun altına sıkıştırarak Elvis Presley ve Stevie Ray Vaughan’ın gitarlarının da bulunduğu koleksiyonun raflarından birine yerleştiriverdi. Artık herkes pop kültür meraklısı bu kaba saba adamın eline geçmesiyle orijinal metnin sonsuza kadar karanlıkta kalacağını düşünmeye başlamıştı ki, Irsay kitabı asla Kerouac hayranlarından uzak tutmayacağını ve gerekirse orijinal metnin sansürsüz olarak basılması için elinden ne gelirse yapacağını açıklayarak herkesi şaşırttı. Ve yine kimse ondan sözünü tutmasını beklemezken James Irsay 2004 yılında On The Road rulosunu Amerika turuna çıkardı. İlk turneye çıkan kitap olma özelliğini taşıyan On the Road, Amerika Birleşik Devletleri’nde tam 13 noktada beat hayranları tarafından coşkuyla karşılandı. Verdiği sözlerin sonuncusunu da Irsay geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdi. On The Road’ın 37 metrelik rulosu harfi harfine ‘On The Road:The Original Scroll’ adıyla basılarak nihayet okuyucusuyla buluştu. Okuyanlar kitabın ilk basımındaki halinden gerçekten farklı olduğunu söylemenin ötesinde, şimdiki içeriğiyle edebiyat tarihinde pek çok şeyi değiştireceğini de savunuyor. Kerouac yaşasaydı kitabının başına gelenlere ne derdi bilinmez. Ama kitaptaki Dean Moriarty karakterine ilham veren yakın arkadaşı Neal Cassady’ye bir mektubunda ‘Şimdiye kadar yazdığım en iyi kitap’ sözleriyle bahsettiği On The Road bu maceranın sonunda artık özgürce yoluna çıktı. 37 metrelik rulo ise Elvis’in gitarının yanında gün sayarken sanırız en çok Kerouac’ın daktilosunda takılı olduğu günleri özlüyor.
Kerouac’ın sevgilisi Joyce Johnson’dan On The Road

On The Road’un orijinal metni yayınlanır yayınlanmaz medya eski beat kuşağı üyelerinin kitapla ilgili görüşlerini geniş bir şekilde yayınlamaya başladı. Joyce Johnson da bu isimlerden biri. Johnson, beat kuşağının yazdıklarıyla edebiyat tarihini derinden etkileyen Allen Ginsberg ve Jack Kerouac gibi üyelerinden biri olamasa da, tanıklık ettiği dönemlerin değerini hala koruyabilen önemli üyelerinden. Orijinal metni çıktıktan sonra, daha yeni okuma şansına erişen ve büyülendiğini söyleyen Joyce Johnson’a göre üç haftada yazılan bu efsane kitap aslında çıkmadan çok daha önce yazarı tarafından tasarlanmaya başlamıştı. Kerouac’la 21 yaşında genç bir yazar adayıyken tanışan Johnson’a göre On The Road’un çıkışındaki en önemli etken Jack Kerouac’ın beat kuşağının gurusu sayılan Neal Cassady ile tanışması idi. ‘Jack 1947 yılında Neal’le tanıştıktan sonra iki yakın arkadaşın otostopla yollara düşmesine dair bir kitap tasarlamaya başlamıştı. Fakat yıllar içinde karakterini ve anlatacağı hikayeyi iyiden iyiye oturtabilmek için gerek tek başına gerek Neal’le birlikte ülkenin büyük bir bölümünü otostop yaparak gezdi. Kitap bu yolculuklarda oluştu. Yıllar yılı düşünülerek tasarlandı’ diyen Johnson’a göre, Cassady hayatın içindeki sıradan duruşuyla bile olağanüstü bir roman kahramanıydı. Kerouac, Cassady’yi kaybettiği kardeşinin yerine koymuştu ve onunla ayrı yerlerdeyken bile mektuplaşmaya devam ederek ana karakterini adım adım oluşturmuştu. Kerouac’ın bu tutkusu sayesinde de Neal Cassady’yi bir kuşağın kahramanı haline getiren meşhur On The Road karakteri Dean Moriarty ortaya çıkmıştı. Ama Johnson’a göre beat çevresinin gerçek yaşamını hiç bir sansür uygulamadan, olduğu gibi kağıda döken Kerouac kitabı yazdıktan sonra basılması için beklemek zorunda kalmıştı. Rulo kağıtları editörün nasıl okuyacağını soran yayıncılardan, içeriğin çok sert olduğunu söyleyenlere kadar pek çok kişiyle altı yıl boyunca uğraşmak zorunda kalan Kerouac en sonunda 1957’de bir editörle beraber çalışarak, orijinal metni tek sayfalara geçirmiş ve içerikte bir takım değişiklikler yapılmasına göz yummuştu.
Cassady için ‘Neal konuşurken vurucu sözler kullanır ve çılgınca bir fikirden diğerine atlardı. Arka sokak külliyatına ve argosuna da ciddi bir biçimde hakimdi. Ve tüm bunları şiirsel bir dille anlatabilmeyi beceriyordu. Ama tüm anlattıkları kağıt üzerine döküldüğünde kaba ve kötü duruyordu’ diyen Johnson yazısında Cassady’nin gerçekten de beat kuşağı için çok önemli bir karakter olduğu konusunda herkesle hem fikir. Ama kitabın başarısındaki asıl maharetin de Jack’in Neal’deki özellikleri çok çarpıcı bir şekilde yansıtabilmesine bağlıyor.
Beat’lere dair…

(Hal Chase, Jack Kerouac, Allen Ginsberg, William S Burroughs, Morningside Heights, New York City, 1944 sonları ya da 1945’in başı. Bu fotoğraf çekildiği sırada Allen ve Hal West 115th Street’de bulunan Joan Vollmer apartmanında bir odayı payaşıyordu. William and Jack bu odanın sürekli ziyareçsiydi.)
“Üç arkadaş bir jenerasyon eder mi?”
*Beat kuşağı aslında bir grup Amerikan edebiyatçısının 1950’li yıllardan 60’ların başına kadar geçen bir dönemde yarattığı fenomene denk düşen bir terim. Hippileri hazırlayan kuşak olarak anılan beatler hiç bir zaman tüm bir kuşağa malolacak kadar kalabalık olmadı. Fikirleri kitlelerce kabul görse de aslında beatler bir kaç yazarın belirli bir fikir çerçevesinde bir araya gelip sonraları aralarına katılmak isteyen başka yazarlarla kalabalıklaşmasından başka bir şey değildi. Hatta bu durum sonraları bir kuşak olarak anılan grubun önemli isimlerinden Gregory Corso ve Gary Snyder tarafından ‚üç arkadaş bir jenerasyon etmez’ yollu espirilere de neden oldu.
*Grubun çekirdek kadrosu William Burroughs, Allen Ginsberg, Jack Kerouac’dan oluşuyordu. Beatler kalabalıklaşsa da bu kadronun yaratıları her zaman en önemlileri oldu. Allen Ginsberg’in hala çok sevilen Howl’u, William Burroughs’un Naked Lunch’ı ve Kerouac’ın On The Road’u beatnikler tarafından her zaman baş tacı edilen en önemli eserler arasında oldu. Grup, manifestosu sayılan yazıyı 1952 yılında New York Times’da yayınlayınca kitlelerce tanınmaya başlandı.
*Gruba sonradan katılan önemli isimlerden Neal Cassady diğerlerinden sınıfsal olarak farklı ve eğitimi neredeyse olmayan ilginç bir kişilikti. Pek çok kez evlenmesine rağmen bir dönem eşcinsel olan Allen Ginsberg’le de beraber olan Cassady büyüleyici karakteriyle beatlerin hemen hepsini etkileyip kitaplarında bir şekilde yerini alan önemli bir isimdi. Kerouac’ın yakın arkadaşı olarak onunla uzun zaman Amerika’yı otostop yaparak beraber gezen Cassady, On The Road’da Dean Moriarty, diğer Kerouac kitaplarında ise Cody Pomeray ismiyle geçti. Kerouac’ın desteğiyle yazmaya da başladı ama hiç bir zaman iyi bir yazar olamadı. Bir kahraman ve olağanüstü bir ilham perisi olarak beatlerin unutulmaz isimleri arasında anıldı.
*Ginsberg’e göre‚ beat bir tür çıplaklığa düşüvermek ve bu düşüşle beraber dünyayı daha özel ve sezgisel bir yoldan görme şansına sahip olmaktı. Bu yüzden beatler her zaman için yaşamın içinden gelen her şeyi kirli ve pis demeksizin en doğal haliyle alıp yine doğaçlama bir şekilde ortaya koymayı tercih ettiler.
*Beatlerin hippi kuşağını eserleriyle hazırlamasında iki dönemin yaş olarak tam ortasında kalmış insanların etkisi büyüktü.“Beat olmak için çok gençtim hippi olmak için ise çok yaşlı diyen’ ve Guguk Kuşu’nun da yazarı olan Ken Kesey bu isimlerden biriydi. Kesey sonraları Merry Pranksters adlı bir grup kurararak rengarenk boyadığı Furthur otobüsüyle Amerika’yı dolaşmıştı. Kesey’nin bu yüzden beat ve hippi kuşakları arasındaki en önemli bağlantı olduğu her zaman söylendi.